DİVANE

“Doğrusunu söylemek gerekirse ben o divane herifi tam anlayamadım. Dil gibi karanlıktı. Ya büyük bir yazardı ya da bir hiçti. Papua Yeni Gine’ye gitmiş, cadı olarak damgalanan kadınların ıssız bir ormanda soyulduklarını, ucu tüten çubuklarla dağlandıklarını ve diri diri yakıldıklarını görmüş, o günden sonra da dikkati yakılan eserlere doğru kaymıştı. Gogol’ün yaktığı Ölü Canların ikinci bölümünün el yazmaları ile Kafka’nın yaktığı el yazmalarını merak ediyordu en çok.”
“Yenilenme iptilası o günden sonra mı başladı?”
“Sanmıyorum. Yenilenme, evrenin ezeli iptilasıdır. O herif yıllar önce, hiç ölmeyecekmiş gibi korkunç bir hırsla yenilik arayışı içine girmişti. Papua Yeni Gine’den geldiğinde, her kadının, yazıları çözülmemiş bir lehva olduğunu söylüyordu. Her kadının kendini döne döne yaktığını da söylüyordu. Ben bir şey söylediğimde ters anlıyordu. Kitapları sondan başa doğru okuyordu. Metinlerini, küçük kağıtlara karınca yazılarıyla yazıyordu. Kurgu ve konu yoktu. Olaylarla değil, iç içe geçmiş zaman dışı duygularla kuruyordu metnini. Üşüdüğü zaman terliyor, terlediğinde ise üşüyordu. Krizi daimdi. ‘Beni geçmişime, kırılmış inceliklerime, kendime götürecek kendimle hesaplaşmaya sokacak bir çıkışa ihtiyacım var,’ diyordu.”
“Onu akıl almaz bir yenilenme hırsı içine sokan temel sebep bu muydu?”
“Hayat bana karşı ketumdur, bilemiyorum. Bildiklerim sadece algıladığım ve gözlemlediğim anda yok olan şeylerdir. ‘Patlamadan doğduk, sürekli patlıyoruz,’ diyordu. Ama yaptıkları dünyaya özgü şeylerdi. Kendi yerelinin tarihine ve kültürüne aykırı bir tarih ve kültürle karşı koyuyordu. Koyuyordu ama nedenini ben anlayamıyordum. Anlayamamanın çocuğu haline gelmiştim ben onun sayesinde. Sevgilisi Maya da anlayamıyordu. Maya yine anlama konusunda benden iyiydi. Ben, Adamın dilden yazı dilini kastettiğini sanıyordum. Maya farklıydı. Dünyanın silinmiş yitik muammalarını kalbinde özenle koruyan bir kadındı. Baykuşa benziyor ve kendini bilgeliğin sembolü olarak görüyordu. Karanlığa dair iletişim etiği oldukça güçlüydü. Anlamını bilmediği kelimeleri kullandığı ve anlamadıklarını da anlamış sandığı için hayal dünyası ve gizemi derindi. İnsanı efsunlayan enfes bir kalçaya ve memelere sahipti. İnsan böylesi güzellikler karşısında dünyayı anlıyor ve ona hak veriyor. Gövdesinin her tarafına rengârenk harflerden oluşan dövmeler yaptırmıştı. Dille kafayı yiyen sevgilisinin etkisiydi bu. Ben harflerden hareketle kadını okumaya çalışıyordum. Giysilerinin altındaki metni merak ediyordum en çok. Bir de kardeşi vardı. Osmanlının mermere şaplak atan dallama oğlanlarını andırıyordu. Neyse ki fazla uğramıyordu.”
“Adamın anlaşılamamasında kullandığı dilin bir payı var mıydı?”
“Dilini anladım da payı mı kaldı sanki. Adam dilini belirsiz bir geleceğe sürgün ediyor, metin de o sürgün dilin minör bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Zamanın ve mekanın olmadığı bir metinde dil muammadır ve kudretinin zirvesindedir. Dünya zaten dangalak dillerin zebunudur. Adam bu dillerin alışılmış beylik tarzını, edebi dehasının gücüyle varlık aleminin dışına savurup atıyor, bu savuruştan yeni bir dil yaratmaya çalışıyordu. Nerde tek boyutlu bir merkez varsa, dilin gücüyle özneyi oradan azat ediyordu. Payı mı kaldı bu işin.”
“Kelime hazinesi nasıldı, zengin miydi?”
“İç seslerini öne çıkaran, parçalı, canlı, kıvrak ve oldukça anlaşılmaz bir dil kullandığı için kelime hazinesine pek dikkat etmedim. Takdir ettiğim bir özelliği vardı. Kullandığı sözcükler arasında ayırım yapmıyordu. Ben öyle değilim. Hinoğluhinim. Sevdiğim sözcüklerin mahrem yerlerine parmak atarım, hemhal olurum onlarla. Diğer sözcüklerle ilişkilerim, sevdiğim sözcüklerin yüzü suyu hürmetine olur. Edebiyatta alçakça bir tutumdur bu, ama hoşuma gidiyor.”
“Sen bu tarzı yanılmıyorsam, kadınlarla ilişkilerinde de uyguluyorsun.”
“Doğru. Onun içindir ki kadınlarla ilişkilerimde şapa oturuyorum.”
“Kadınların dilini anlamak o kadar zor mu?”
“Kadınların dili ayrıntılarındadır, her insan anlayamaz. Benim uğraş alanım onların alt dilleri olduğu için anlama fırsatını yakalayamadım bir türlü.”
“Son bir soru. Adamın tüm metinlerini yaktığından emin misin?”
“Emin misin’i de söz mü, gözlerimin önünde yaktı. Tüm yazdıklarını, çocukluk ve gençlik fotoğraflarıyla birlikte sobaya attı. Gerilimdeydim. Müdahale etmedim. ‘İnsanlığın geleceği küldür,’ diyordu zaten. Sobanın camından alevleri seyrederken gerilimim gevşedi, rahatlar gibi oldum.” Ekim-2017