OĞLUM

Kim ne derse desin, dünyanın divaneliği güzeldir. Dünyayı sevdim. Ama ben en çok, yalan yok, oğlumu sevdim. Beni babası değil, arkadaşı gibi görürdü. Bütün sırlarını açıklardı bana. Şakacı bir insan olmasına ve her resmiyeti Tİ’ye almasına rağmen hayatla arası iyi değildi. Üniversiteden ayrılmış, aynaların arkasına kurşun tabakası geçirme işinde çalışmıştı yirmi yıl. Konuşurken, “Ben aynalara geçirdim yirmi yıl, hayat da bana geçirdi,” derdi. Beni alır zaman zaman bir yerlere götürürdü. Bir gün yine, “Gel gezelim,” dedi. Gittik. Kemeraltı Caddesi’ne bakan Fransız Lisesi’nin hemen solundan bir sokağa saptık. Giriş miriş derken, gençlik anılarım nüksetti ve bir baktım uçkur pazarındayım. Sağda solda iki üç katlı binalar, parmaklıklı kapılar, kapılara kara sinekler gibi çokuşmuş talihsiz, tuhaf insanlar. Parmaklıkların ötesinde bir yığın çıplak zamane kadını. Gördükleri her şeye engelsizce kavuşacaklarını sanıp burunlarını camlara dokunduran akvaryum balıkları gibi süzülüp duruyorlar.
Dedim, “Beni buraya niye getirdin oğlum çıkalım. Biri görür, anana ulaştırır, sorun olur. Burası sana da bana da yakışmıyor.”
Gülümsedi, elini omzuma attı, “Panikleme, engin ol ihtiyar,” dedi. “Burası herkese yakışıyor.”
Şaşırdım. “Fahişelik mi yakışıyor?” dedim.
“Evet,” dedi. “Fahişelik iki uçludur, bir ucu parayı alırken diğer ucu parayı verir. Toplum çoğunluk itibariyle fahişedir. Ben de fahişeyim. Seni bilmeme ama bura bana yakışıyor.”
Dilim düğümlenmiş, donup kalmıştım.
“Senin gibi bir insan, toplumun düşmüş, çürümüş kesiminden nasıl zevk alabiliyor anlayamıyorum oğlum?” dedim.
“Fahişeleri aşağılıyorsun,” dedi tahkir edilmiş bir edayla. “Tanımıyorsun onları.”
Yürüyor, konuşuyor, her kapının önünde duran kadınları eliyle selamlıyordu. İnanılmaz şeyler söylüyordu.
“Benim fahişe ile ilişki anındaki duygularım, karımla ilişki anındaki duygularımdan daha yalın, daha içtenliklidir,” diyordu. “Birinde başka kadınları hayal etmiyorum, diğerinde ediyorum.”
Şöyle bir tur atıp çıktığımızda derin bir nefes aldım. Yürüdük. Dar bir sokağa girdik. O gün Kurban bayramının birinci günü müydü, neydi emin değilim, sokaklar kanlanmıştı. Oğlum et yiyen bir insan değildi.
“Bir yere girelim, içim almıyor,” dedi. “Hayat bana çok ters ve zalim görünüyor. Bir yılda yirmi koyun, iki inek, otuz tavuk ve iki yüz balık öldürüp yiyen birisi, tek bir insan öldürene katil diyor. Birisi elini kolunu sallayarak dışarda özgürce dolaşıyor, diğeri kodeste gün sayıyor.”
Nevi şahsına münhasır bir insandı. Zaman zaman sahaflara uğrar, kitap alır, okurdu. Son yılları tımarhanede geçti. Kapatılmıştı. Kalamıştaki Todori Meyhanesine gidemiyor, marangoz ustası ve bektaşi fıkralarının iki ayaklı kütüphanesi Ziya Baba’nın sohbetlerine katılamıyordu artık.
Yeryüzü oğlumu yeterince duyumsayabildi mi bilmiyorum. Ben acı çekiyorum ama yeryüzü benden daha çok acı çekiyor. Kim ne derse desin, yeryüzünün acısı, kendi deliliğine layık delilere henüz kavuşamamış olmasındandır. Ekim-2017