BİRİM BİRİM

Bir insan bir insana gitti mi, ondan sonra duramaz, hep gider. Babam da öyle yaptı. İlkin o çiçekçi kadına gitti. Anam ses etmedi. Çiçekçi kadın babamı çiçeklerin ve kuşların gani olduğu yerlere götürdü. Tabi evlat olarak iş başa düştü. Anamın isteği üzerine babamı gizlice izledim. Anlatılacak gibi değildi. Babam alçaklık yapıyordu ama çiçeklerin bağrında kuş cıvıltıları vardı; yaptığı iş güzeldi. Gördüklerimi birim birim anama anlattım tabi. Kadın yıkıldı. Çok temiz, çok masumdu. Çok yakışıklı olduğu için babama bir şey diyemedi.
Bir yıl geçmiş miydi, geçmemiş miydi bilmiyorum, babam bu sefer elleri azman olan çirkin bir kadına dadandı. Kadın kocasıyla birlikte lastik fabrikasında çalışıyordu. Kararmış, lastikleşmişti. Kocası maldı, çevresindeki hırdavattan ayırd edemiyordu kendini. Hafta sonları da çalışıyordu. Mala çok meftundu. Kadın da işini biliyordu, babamı hafta sonları eve alıyordu. Evde neler olup bittiğini anama birim birim anlatamadığım için anam meraktan kendini yiyip bitiriyordu. Sonra dayanamıyor, evde neler olup bittiğini tahmin ediyor, birim birim bana anlatıyordu. Anamın anlattıklarına inanıyor, babama daha çok kızıyordum. Anam kızdığımı anlayınca, ‘Kızgınlığını sakın babana yansıtma,’ diyordu, ‘derdi var, derman arıyor.’
Babam bir ara birkaç künyesiz kadınla daha göründü. İzlerini kaybettiğim için hallaç osuruğu gibi gümbürtüye gitti onlar. Sonra ne oldu bilmiyorum, duvarcı Resul’un temizlikçi dul ablasına ram oldu. Kadın namusluydu ama ne yapsın mecburdu. Çamlı Dere’nin ordaki taş köprünün altına iniyorlardı. Çam ağaçlarının arkasından birim birim izliyordum. Hoşuma gidiyordu artık. Anam da alışmıştı, zevkle dinliyordu beni.
Babamın en ilginç oynaşı Ayı Oynatan Rüstem’in baldızı Çirikli’ydi. Ruh güzelliğinde behresi olan bir kadındı. Esmerdi, kayış gibiydi. Ayı ile birlikte oynardı. Bir gün babamı seyircilerin arasından çekip aldı, kendisiyle birlikte oynatınca iş tamam oldu.
Velhasıl babam epey kadına gitti. Bunları burda birim birim anlatmak istemiyorum. Sonunda o çam yarması gibi yakışıklı adam, eridi güçten düştü. Bir gün kulak misafiri oldum. Yan odada konuşuyorlardı. “Kendini harap ediyorsun herif,” diyordu anam. Babam anlamıyordu, “Merak etme hanım,” diyordu, “Benim bu öksürüğümün ciğerimle bir alakası yok,” diyordu.
O günden sonra ne oldu bilmiyorum, anam gitti, mahalledeki kadınlarla konuştu, babama zencefilli cacık yedirmeye başladı. Yasemin yağını yoğurda karıştırdı, her gün beline döktü masaj yaptı ama fayda etmedi.
Geçen yıldı. Nasıl oldu, ne düşündü bilmiyorum, bir şafak vakti kalktı gitti. Babam işte ne diyeceksin. Bir şey diyemedim, Gidişinden bir saat sonra bekçi Kazım geldi. Babam, belediyenin açtığı lağım çukuruna düşmüş ölmüştü. Gittim. Anam o zaman hastanedeydi. Gittim ama neye yarar. Çukurun kıyısında sırtüstü yatıyordu. İki polis vardı. Baktım, ağladım. Çapkınlıklarını sır gibi saklayan bir adam olduğu için gözleri kapalıydı. Bir yıl geçmiş, çukuru kapatmamışlardı. Tükürdüm. Şehir zaten o çukurda soluk alıyordu. Eylül-2017