ZAVOT



ZAVOT

Büyük kazandaki gravyer sütünü mayalayan Markof, kantarın ötesinde, süt makinasını kolla çeviren genç çırağın yanına geldi, "Gözün aydın Hagop, oğlun olmuş," dedi.
Çevirme işini sol kola aktaran yakışıklı Hagop, sağ kolunu ustaya doğru uzattı, minnettarlıkla ışıldayan sevincini tokalaşmaya dönüştürdü.
Süt makinasına yaklaşmayı sevmiyordu usta; her yaklaşışında ses başkalaşıyor, kötü anıların uyanmasını tetikliyordu; onun için sözünü uzatmadı. Zavotun mandıra bölümüne açılan kapısına yöneldi, peynir ve küf kokusuna girdi. Sağlı sollu terekler üzerinde, üst üste, katar katar dizilen kaşarları gurur ve özgüvenle izleyerek ilerledi; durdu, taze olanları parmağıyla yokladı. Her gün birkaç kez çevirdiği bu kaşarların üzerindeki ağırlıkları aldı, kasnak kalıplarından çıkardı, taş tuz parçacıkları serpiştirmeye başladı üzerlerine. Bu sırada kapı açıldı, köydeki müfrezeden, şehla gözlü, tıfıl bir levazımcı girdi içeri; yarı matrak bir selamla, iki kaşar peyniri satın almaya geldiğini söyledi. Kapıya yakın katarlardan, hal hatır sorarak, olgunlaşmış iki kaşar peyniri aldı usta. Mandıradan çıktı, imalathaneye girdi yeniden. Elindekileri, taze teleme peynirlerinin kaynar sudan çıkarılıp sakız kıvamında yoğruldukları yağlı tezgah üzerine indirdi. Duvardan asılı bir bezle bir kova aldı. Kovayı, süt makinasının şırat akan lülesine tuttu, yarıya kadar doldurdu. Geldi, kaşarları şıratlı bezle, bastıra bastıra silerek, yeşil ve beyaz küflerinden arındırdı. Sonra götürdü, üst üste kantara koydu; tartarken, üstteki kaşarın altın gibi parlayan yüzünde müfreze mitralyözcüsü Kirkor'un yüzünü görür gibi oldu. Aylarca emek verip lezizleştirdiği bu kaşarı, Çakmak ve Teperniye (Karahan) köylerindeki müslümanları göçe zorlamak için evleri yakan, adam öldüren Kirkor gibi birisinin yiyeceğini düşününce günah işlediği hissine kapıldı. Levazımcının uzattığı paraları aldı, üstünü verirken,
"Rus ordusunun çekilime anında bıraktığı o top güllerini, taş çeperlerin altında gizlemeniz hiç doğru değil," dedi. "O gülleler patlarsa bu köy ortadan kalkar."
"Endişene hak veriyorum usta," diye gülümsedi Levazımcı. " Bunu bana değil, kumandanıma söylersen daha iyi edersin."
Çevredeki çatışmaları, yılkıdan yozdan çalınan atları, mozikleri düşünerek yoğun bir şekilde çalıştı Usta. Karanlıkla birlikte, İsviçreli geldi. İki Malakan atının çektiği dört tekerlekli brişkasından indi, zavota girdi. Markof, Zavottan kaşar ve gravyer alıp, yarın sabah yola koyulacak olan İsviçireli ile sürücüsünü, gece kalmaları için kardeşi Vasil'in evine gönderdi. Kapıya kilit vurup, zavot'un karşısında, duvarcı Artin ile birlikte inşa ettiği iki katlı, balkonlu evine gitti. Karısı Tatiana sofrayı hazırlamıştı. Ustanın gelmesini bekliyordu herkes. Masanın bir yanında 15 yaşındaki kızı Sasha ile yirmi yaşındaki ama oğlu Sergey, diğer yanında ise ustanın yaşlı ve dul kız kardeşi Ekaterina oturuyordu. Masanın başını ustanın seksen beş yaşındaki anası Maria tutmuştu. Boş kalan diğer başa usta yerleşti.
Tatiana'nın peç (soba) üzerinde pişirip, kalaylı bakır taslara koyduğu borsch(bors) çorbasını içmeye koyuldular ilkin.
"Alman kaşar almaya geldi mi," diye mırıldandı Maria.
Çorbadaki lahana ve havuç parçalarını çiğnerken, "Geldi," dedi usta.
"Başka gelen oldu mu?"
Anasının, kaşarın satılmaması durumunda, hayatın duracağına, çayırların, tırpanların, tırmıkların, montofon ineklerin ve atların hiçbir işe yaramayacağına dair endişelerini bilen usta, " Müfrezeden gelen oldu, İki kaşar sattım," dedi.
Kadının sürgün acılarıyla derinleşmiş, kırış kırış olmuş göz çukurlarında bir çift korku ve endişe ışıltısı beliriverdi birden.
"Günah işliyorsun," diye homurdandı. "Elleri silaha değen insanlarla alış veriş yapma. İşlediğin günahın cezasını sadece sen çekmezsin, bütün cemaat çeker."
Ortadaki tabaktan bir kaç lahana dolması alıp tasına koyan Ekaterina, "Eli silaha değmeyen insan yoktur," dedi. "Herkes günahkardır."
"Saçmalıyorsun kızım," diye çıkıştı Kocakarı. "İsa Mesih Efendimizi çarmıhta acı çekerken seyreden askerin kılıcı belinden çözülüp yere düştü. O günden bu yana da biz Molokanların, Dukoborların elleri silaha değmedi."
Kafasını iki yana sallayarak, 'Doğru mu şimdi bu?' dercesine, kardeşi Markof'a baktı Ekaterina. "Çar bizi buralara sürdüğünde, erkeklerimizin ellerinde silah yok muydu?"
Kocakarının yüzündeki huysuzluk tik'leri çoğaldı. Kafasını kaldırarak, "Saçmalıyorsun Ekaterina!" diye bağırdı.
Annesinin dediği gibi gerçekten günah işlediğini; ev yakma, adam öldürme, sürülere el koyma gibi yöntemlerle müslüman nüfusu göçe zorlayan Baratof ve Marzmanof gibi kumandanların müfrezelerine de kaşar ve kravyer sattığını düşünen Markof, "Annem haklı," diye söze girmek zorunda kaldı. "Çar bizi buralara niçin sürdü? En başta, elimizi silaha sürmediğimiz için sürdü. Bunlar askerlik yapmak istemiyorlar, kötü örnek oluyorlar diye sürdü. İnancımızdan hoşlanmadığı için sürdü. Kırk sene önce biz buralara sürülürken, yollarda eşkiya saldırılarına karşı çoluk çocuğumuzu savunmak için içimizden seçtiğimiz bazı gençleri silahlandırdık. Bunu diyorsan haklısın. Ama sadece onların elleri değdi silahlara. Bu havaliye geldiğimizde de o silahları topladık, Pokrovka'da (Porsuklu), Teperniye'de (Karahan) yaktık. Ben o zamanlar yirmi yaşındaydım."
Kocakarı, dünyanın büyük bir savaştan çıktığını, işlediği günahların kefaretini çok ağır ödediğini ve tövbe etmediği için de hiç kimsenin yaşadığı topraklar üzerinde köklenemediğini anlatmaya başladı. Tatiana tabakları kaldırdı, sofrayı sildi, geçen asırın sonunda sürülürken beraberlerinde getirdikleri Tula imalatı, bakır semaveri getirip sofranın başına oturttu. Bir tas simişka (günebakan) indirdi yanına. Dikkatler, uzun uzun uluyan komşunun köpeğine yöneldi. Müfrezenin köyde hareket halinde olduğunu sezinledi usta.
Semaver ve simişka sefasından sonra tüm aile, iyiliğin ve yaratıcılığın ruhani gücünü minnet dualarıyla andı, ruha güç veren kutsal sütten yarımşar bardak içerek yatağa girdi. Usta, kafasını yastığa gömdü, Ermeni kıtalarının Karsta'ki muharebeleri kaybettiklerine ilişkin söylentilere taktı kafayı. Kıtaların çekiliş yollarını ve yeni kuracakları mevzileri tahmin etmeye koyuldu. Yan odada peş peşe öksürdü kocakarı; içinde bir ömür bağıran suskun günahkara kulak verdi, "Hiç susmadı," diye mırıldandı. "Onun susması bağırmaktır."
Ekaterina'nın Dunyaşa adını koyduğu mavi postlu, mavi bakışlı kedi, karyolanın altından çıktı. Kulaklarını dikti, işkillendi. Odaları, horultuları kolaçan etti, bir sonuç çıkaramadı. Uzun ince bacaklarının üzerinde sıçrayıp pencere basamağındaki vazonun yanına çıktı. Karanlığın, tan yeri sökmeden önceki çözülüşünü dikizledi, köpek havlayışlarını ve saçakları saran serçe cik cik'lerini dikkatle dinledi. Aniden başlayan mitralyöz takırtılarını duyunca, sıçrayıp aşağı indi. Aile panikleyerek uyandı.
Köydeki müfrezenin seher yelini soluduğu bir anda, Malakan ineklerinin yayladığı Boğatepe tarafından, 8. Alay'a bağlı askerlerle Gülizaroğlu Abdullah'a bağlı milislerin yer aldığı bir süvari birliği, Zavot köyüne yaklaşmış, Kümbet'li Kenanoğlu Bekir, köyün güneyine; Maksutcuk’lu Hacı Halil, batısına sarkmış, doğuyu ve kuzeyi tutan güçlerin mitralyöz ateşiyle saldırı başlamıştı.
Usta, kırım ve sürgün endişesiyle yorganını üzerinden attı, "Yataklarınızdan inin, yere uzanın," diye bağırdı. "Pencere hizasında durmayın."
Kocakarı Maria hariç, herkes pencereden uzaklaşarak yere uzanıverdi yüzükoyun. Usta, annesini karyoladan indirmek için geldiğinde, "Dokunma bana Markof," diye çıkıştı. "Dualarım temizse beni korurlar; aklıma karışıp kirlenmişlerse, canım cehenneme."
Müfreze'nin bir bölümü, çatışa çatışa çekildi köyden. Tüfek ve mitralyöz şakırtıları kesildi. Köye giren baskıncılar, yaralılarla karşılaştı. Bir müddet sonra, klavuzluk eden iki köylünün yardımıyla Ermeniler, evlerinden çıkarılıp, köy meydanına getirilmeye başlandı ve tam bu sırada Markof'un kapısı güm güm dövüldü. Baskıncıların geldiğini sanan Markof, kalkıp kapıyı açarken, Hagop'un karısı Sona'nın, kucağında bebeğiyle içeri girmek üzere olduğunu ama, silahlı bir milisin kadını arkadan yakalayıp çektiğini gördü.
"Kurtarın, bebeğimi kurtarın!" diye bağırarak kıç üstü düştü Sona, ve ağlayan bebeğini yere koydu. "Hagop'u götürdüler, kurtarın bizi."
Milis, kadını, beyaz benekli orlof tavuklarının korkudan derinleşen dikkati altında bağırta bağırta çekip götürürken, iki milis daha geldi. Göğüsünde çapraz fişek katarı, belinde tabanca ve lezgi kama bulunan kalpaklı, pos bıyıklı olanı atından indi, yüğeni, arkadaşına verdi, yerdeki bebeği kucağına alan Markof'u tepeden tırnağa süzerken: "İçerde Ermeni var mı?" dedi.
Milisin genç ve yağız kısrağına gözlerini diken ve 'bunu yaylalardan mı gasp ettiler acaba,' diye düşünen Markof, "Hayır," dedi, "Evde Ermeni yok."
"Sen içeri girme, ben bakıp çıkacağım. Eğer içerde Ermeni varsa, ben vurulursam, arkadaşım seni vurur, haberin olsun."
Adam elinde tüfeğiyle eve girdi, fazla durmadı, çıkarken " 0 bebeği karına ver, sen bizimle beraber gel," dedi.
Markof, içerden ağlayarak kapıya doğru yaklaşan Tatiana'ya verdi bebeği. Zavot'un anahtarlarını aldı, İki milisin önünde önce badvalı (depo) ve ahırı, sonra da yolun karşısındaki zavotu açtı aramaya. Bir yığın sorunun eşliğinde aramayı bitiren milislerden pos bıyıklı:
"Ermeni askerlerinin kaldığı iki evde kravyerle kaşar peynirlerine rastladık," dedi. "Onlara bol bol vermişsin. Zenginsin, bize de kaşar ver."
Sakalını sıvazladı, iki yana salladı kafasını. Yumuşak bir edayla: "Herkes bu zavoddan parayla peynir alır," dedi. "Ben zengin değilim. Bu zavod, cemaatın bir parçasıdır."
"Cemaat bu vatanın bir parçasısı değil mi?"
"Parçasıdır."
"O zaman cemaat olarak yardım edin vatanı kurtaranlara."
Sesin ve yüzün itiraz kabul etmez katı kararlılığından ürktü usta. Mandıraya girdi çaresiz, getirip her birine birer kaşar verdi. Milisler kapıdan çıkarken, dört atlı milis daha geldi, para vermeden, yedi kaşar, bir kravyer alıp gitti. Anasının söyledikleri yankılandı içinde. Gravyer ve kaşarların zorla alındığını ve bu kez günaha girmediğini sıkıntıyla düşündü, ferahlar gibi oldu. Pencereden dışarı baktı. Bekleme zamanı değildi. Köydeki durumu anlamak, hiç değilse Hagop'u kurtarmak gerekiyordu. Kapıya kilit vurdu, kardeşi Vasil'in evine doğru yürüdü hızla.
Milisler, yetişkin Ermeni erkeklerini, kadın ve çocuklardan ayırdılar. Bunlardan beşine, Müfrezeden arta kalan beş yaralı askeri sırtlamalarını emrettiler. Diğerlerinin ellerini kendirle arkadan bağlayıp birbirlerine çatakladılar. Tam bu sırada Markof, İsviçreli ve Ak sakallı Demirci Vasil geldi. Atlı milis çemberinde kendirlenmiş erkekleri ve öte yanda da erkeklerine ağlayıp döğünen kadınları süzdüler dehşet içinde. İsviçreli, harekete geçip, maharetini göstermeye karar verdi. Bölgede tanıdığı Türk kumandanlarının adlarını sıraladı ilkin. Zavot'un kurulmasında rol aldığını, askere buradan peynir ulaştırdığını; üretimin sürmesi için zavotta, demirhanede, hamut yapımında; ot biçme, süt sağma ve ahır temizleme işlerinde çalışan bu insanların serbest bırakılmalarını istedi. Asker ve milis sorumluları kabul etmedi, ısrar ve tartışma uzayınca, Hagop ile kardeşi Duvarcı Artin, kendirlerinden çözülüp İsviçreli'ye teslim edildi. Geride kalanlardan kendirliler, Balatka denilen yere, yaralıları taşıyanlar ise Kanlı Mağara istikametine doğru götürüldüler. Kurtarın onları diye bağıran, ağlayan kadınlardan Hagop ile Artin'in ailesini ayırdılar, diğerlerini, çocuklarıyla birlikte, iki brişkaya doldurulup Göle'ye gönderdiler.

Sancı'nın Nisan 2017 sayısından alınmıştır.