OCAĞIN ARABI

OCAĞIN ARABI
Işık suya düştü, su derinleşti. Zaman, döktü tortusunu, genleşti, zerrecikleşti, vurdu yüzeye. Su sessizleşti. Kuşlar ötmeye başladı ve Kalem Mümeyyizi, Cehennem Ağzı Mağarası'ndan çıktı usulca. İçinde döşeme mozaikleri, nişler, gömütler, sunaklar, gölcükler, Zebaniler ve geleni kuyruğuyla yeraltına iten, ama yerüstüne çıkmasına da hiçbir zaman yol vermeyen üç başlı Kerberuslar. Üç gündür Ayazma ve Gavur Deresi'nde, Kehanet Mağaraları'nda gezinmiş, 'Ocağın Arab'na ilişkin söylentiler ile Zebaniler ve Kerberuslar arasında bir ilişki kurmaya çalışmış ama kuramamıştı.
Çiçeklerin iç içe geçişini ve rüzgarda dalga dalga yürüyüşünü seyreyledi. Bala sinen ıhlamur kokusunu iştahla içine çekti, düşündü. Köroğlu Gazetesi'ne sedece Ocağın Arabı konusunda bir makale yazmaya karar verdi. Şehirde dolaşan tehcir söylentilerinin ve jandarma mangalarının arasından geçti, Maden idaresinde mühendis arkadaşını gördü ve yerin dört yüz metre altındaki, galerilerde gezinmeye başladı, ayaklara, kör ocaklara girip çıktı, onlarca madenciyle konuştu. Gelgelelim ki, madencilerden yazıyı kotaracak yeterli bilgi edinemedi. Her madenci aynı şeyi söylüyordu. Ocağın Arabı, Arap gibi karadır, dev yapılıdır, karanlıkta aniden madencinin karşısına çıkar, tokat atar, kaçamak yapıp uyuyanları tokatla uyandırır. Umduğunu bulamamanın verdiği hayal kırıklığı ile yerüstüne çıkarken kuyu ağzında yaşlı bir tahkimat ustası, "Git, Artin Pasonyan'la konuş, bu havzada Ocağın Arabı'nı en iyi o bilir," dedi.
Adam, ertesi gün Artin Pasonyan'ın, taş ve kireçten yapıp, sıva ile kapladığı fiyakalı evinin önünde durdu, üzerinde demir kakmaların bulunduğu oymalı kapıya yaklaştı. Soldaki mavi pencereden, Artin'in İstanbul'dan yeni gelmiş kızının, Peruz Terzakyan'a ait bir kanto'yu içli içli söyleyişi geliyordu. Adam kapıyı tıkırdattı, bekledi. "Bir gelen var," sesinden sonra kanto sustu. Kapı hafiften aralandı; aralıkta, Artin'in beli eğilmiş yaşlı karısı Maryam'ın işkilli, soluk yüzü belirdi. Yüz, yumuşar gibi oldu, gülümsedi, içeri aldı Konuğu. Konuk, evin dehizinden sofaya yayılan barlanmış toprak, turşu, tahta fıçı ve şarap kokusunu iştahla içine çekti. Artin, masanın yanıda, hasır bir sandalyede oturuyordu. Adamı görünce ayağa kalktı, tokalaştı. Adam, hal hatırdan sonra konuya girdi.
Artin gülümsedi, çürümüş tahkimat direğini çağrıştıran uzun burnunu mendiline gömüp sümkürdü, kırışık alnına doğru yıktı fesini. "Ben, ilk 19 sene ayaklarda kazmacılık yaptım," diye başladı. Yirmi sekiz sene de tahkimat ve lağım işinde çalıştım. Bu kırk yedi sene içinde Ocağın Arabı'nı en az yirmi defa gördüm."
Sesinde, kuşkuya yer vermeyen, oturmuş, inandırıcı bir hava vardı.
"Görünümü nasıldır?" diye sabırsızlandı Adam.
"Kocaman ve korkutucudur. Sıfatı kömür karasıdır ama değişik renklere de girer bazen. Galerilerde, ayaklarda, oluklarda gezinir. Göleklerde, çürümüş fosforlu direkler arasında, kör ocaklarda daha çok gezinir ve hiç beklemediğin bir anda karanlıklardan süzülür, gelir öyle karşına dikilir."
"Ürpertici bir durum, şaşırır insan."
"Ocağın Arabıyla karşılaşan madenci şaşırmaz, bilir çünkü onun bir gün bir yerde karşısına çıkacağını. Karşısına çıkınca da korkar; ya bağırır kaçar, ya da gözlerini yumar, kıpırdamaz, besmele okur, koynundaki muskaya dokunur. Karşıma her çıktığında ben de korkardım, ama hiç kaçmazdım. Gözlerimi yumar, haç çıkarırdım. Bununla da kalmaz,, hemen arkasından, zincire vurulup Ararat’a gönderilen, orda, Artaşat kalesinin kör bir kuyusuna atılan yüce Kirkor'u hatırlardım. Gözlerimi açtığımda, Ocağın Arabı'nın kaybolduğunu görürdüm."
"Bütün madenciler korkar mı Ocağın Arabı'ndan?"
"Ocağın Arabı'ndan korkmayan madenci yoktur. Aslında, korkacak bir şey de yok. Her madenci bilir ki, Ocağın Arabı durup dururken madenciye kötülük etmez. İş anında uyuyanı güçlü bir tokatla kaldırır. Daha önce ekmek yenilip de kırıntıların döküldüğü yerlerle, seccade serilip namaz kılınan yerlere bilmeden işeyen madencileri uyarır. Nasıl uyarır? Su sesi, direk çatırtısıyla uyarır; farelerin huzursuzluğu ya da tavandan düşen bir taşla uyarır. Sürekli kötülük düşünen, kötülük eden bir madenciyi de punduna getir, bir yerde mevta eder, tahtalı köye gönderir."
"Darda kalana yardım eder mi?"
"Eder. Çok iyi hatırlıyorum, su baskınından kurtulan bir madenciyi, Ocağın Arabı kurtardı . Adam, suya kapılmış giderken bir tavan direğine takıldı, 'bırakma, sarıl direğe,' diye bir ses duydu; bir baktı ki ne görsün, köpüren suların üstünde, karanlıkta parlayan iki kocaman göz, Ocağın Arabı'nın gözleri."
"Fosforlu direğin karanlıktaki ışıltısı olamaz mı?"
İhtiyar Artin, kırışıklıklar arasında fosfor gibi parlayan bakışlarını, "Ocağın Arabı'na inanmıyor musun?' dercesine, Mümeyyiz'in iç dünyasına doğru çevirdi. "0labilir," dedi, karasız bir ifadeyle. "Gelgelelim ki hayatı yeraltında geçen bir madenci, fosforlu direk parıltısıyla Ocağın Arabı'nın gözlerindeki parıltıyı ayıt eder. Bunda şüphem yok. Ocağın Arabı, darda kalan madencinin soluğunu duyar. Madenci eğer itikat sahibiyse, Ocağın Arabı'nın gelişini hisseder."
"Konuştuğum her madenci, düşünde en çok Ocağın Arabı'nı gördüğünü söyledi bana."
"Doğrudur. Hele ki eski zamanların kış aylarında, sıcak olduğu için çul serip ocakta uyuyan madenciler, düşlerinde hep Ocağın Arabı'nı görürlerdi. Gördükleri düşleri birbirlerine anlatır, hayra veya şerre yorarlardı. Uyurken uykudan kalkıp, gaip bir sesin, bir ocak cininin peşinde uyuyarak giden bir madenciye Ocağın Arabı çarpar, onu yatağına geri gönderirdi. Düşünde cinlerle cima eden madenci, Ocağın Arabı'ndan korkar, gusül abdesti almanın bir yolunu bulur, o gününü 'Bismillah'larla geçirirdi."
"Desene ki hem korkulan, hem de uyaran, iyilik yapan bir varlık."
"Aynen öyle," diye onayladı Artin. "Madenciye kötü davranan maden çavuşlarını, Ocağın Arabı cezalandırır. Dekovil dolup da kendiliğinden hareket eden mecalsiz, yaşlı katırların önlerinde bazen Ocağın Arabı yürür. Katır bilir onun varlığını, ürkmez."
"En çok korkanlar kimlerdi?"
"En çok korkanlar, çocuklardı; dokuz on yaşlarında ocağa alınan küfeci çocuklar... Korkup kaçan, kafayı yiyen, uyurken acı acı sayıklayan ergen insanların sayıları da az değildi. Haddizatında korkmak doğru değil. Dünyanın neresinde bir ocak varsa, orda kesin bir Ocağın Arabı vardır. Ben bu hakikati hem Fransız, hem İtalyan, hem de İngiliz ustabaşılarından kendi kulağımla duydum. Gözleri parlayan kara bir heyula diyorlar. Adını koymuyorlar. Bazen Cin diyorlar. Haddizatında Cinle Ocağın Arabı'nı karıştırıyorlar."
"Onların gördükleri Cin olamaz mı?"
"Olamaz," diye çıkıştı Artin. "Gözleri parlayan kara hayule Ocağın Arabı'dır. Cin, kadın kılığında gezer, cilve yapar, çeker götürür madenciyi. Kırk sene evvel İngiltere'de bir kadını haberci olarak madene almışlar. Kadın her madencinin içine merakla bakıp selam vermiş. Her selam verişinde de tavan bağlarından bir taş düşmüş. Madenciler yeraltı karanlığında gezinen bu kadını konuşmaya başlamışlar, kimisi uğursuz demiş, kimisi deli divane demiş, kimisi de cilveli cin demiş. Sonunda, kadını cin taifesine dahil etmişler. Korku büyümüş. Madenciler, kazmalarını alıp kuyulardan yeryüzüne çıkmışlar. Kadının işten alınmasını istemişler bağıra bağıra. Maden idaresi, mecbur kalmış, kadını işten almış. İngiliz aklı işte. Bizde böyle bir şey olmaz. Maden cin doludur. Bir cin gider, bin cin gelir."
Mümeyyiz, iki saat sonra defterini kapattı, Artin'e teşekkür etti. Masaya ıhlamur çayı ve cevizli kömbe getiren Maryam, "Sen gazetecisin Oğlum, belki bilirsin," diye mırıldandı. "Hükümetin bizi buralardan başka yere süreceği söylentileri dolaşıyor etrafta, aslı var mı bunun?"
"Kaç kere söyledim sana Maryam," diye çıkıştı Artin. "Takma kafanı bu asılsız söylentilere , diye. Efendim neymiş, hükümet Ermenileri sürecekmiş de, onlardan boşalan evlere Rumeli muhacirlerini yerleştirecekmiş. Yeter. Kapa çeneni, her gelene de sorma!"
Mümeyyiz, Artin'in sürülecekmiş gibi diken üzerinde parlayan çıkışına rağmen, Maryam'ın boynunu bükerek, 'Sen Artin'e bakma, fikrini söyle,' dercesine bakışı karşısında dayanamadı, "Söylentilere bakma teyze," diye mırıldandı. "Bu ülkede öyle bir şey olmaz."
İklim yumuşadı. Karanlık şehri sardığında Mümeyyiz, yaşlı madencinin evinden çıktı. Yıldız aydınlığının büyülediği derin, tasasız, duru gökyüzüne baktı ve kendini, ışıklaşmış, gökyüzüne yayılmış olarak gördü. Eve gitmeyi, madencilerin başından geçenlerle babalarından ve dedelerinden aktardıkları efsaneleri hayal dünyasında biçimlendirmeyi ve makaleye dönüştürmeyi düşündü. Yürüdüğü yolda madenciler çoğalmışa benziyordu. Yanından gelip geçen her silüet, dev cüsseli, müştemilatlı, alengirli bir biçime dönüşüyor, Ocağın Arabı'na benziyordu sanki. Defterini büküp, ceketinin koyun cebine soktu. Her insanın aslında sıradan bir madenci olduğunu, anlam denilen şeyi, Ocağın Arabı'yla birlikte, kendisine ve Ocağın Arabı'na karşı hayatı değiştirme, çekilir hale getirme çabasından aldığı sonucuna vardı.
Günlerin günleri hızla kovaladığı bir zaman dilimi içinde, Mümeyyiz, yazıyı bitirip Köroğlu Gazetesi'ne götürdü. Oradan, Ablasını görmek için Kastamonu'ya gitti; tehcir, müsadere ve yağma söylentilerinin içinde buldu kendini. Korktu. Döndüğünde, Artin ve diğer ailelerin, tehcir amacıyla, ev ev alınıp jandarma nezaretinde bilinmeyen bir yere sevk edildiklerini duydu. İnanmak istemiyordu. Geceleyin evinden çıkıp Artin'in evine geldiğinde donakaldı. Emval-ı Metruke İdaresi tarafından müsadere edilen ve mühürlenen kapının önünde, Ocağın Arabı'na benzeyen dev bir adam duruyordu. Adam elindeki tüfeği doğrultarak, boyuna yakışır bir sesle karanlığı ırgaladı:
"Talana geldiysen hiç heveslenme, hemen uzaklaş, vururum yoksa!"
Temmuz-2016