İBRAHİM

İBRAHİM

Gerçek hayatta böyle bir adam var mı yok mu bilmiyorum ama bildiğim tek şey, bu adamın farklı biçimlerde sık sık gelip ruhuma yerleşmesi ve benimle derunî dilden sohbete durmasıydı. Son gelişini hiç unutamıyorum. Hayata zihin gözüyle baktığı sanısını uyandırıyordu ama gerçekte öyle değildi. Yarattığı hayallerin penceresinden bakıyordu hayata. Dili ve davranışlarıyla beylik anlamları dağıtan bir tipe benziyordu. Seksen beşe merdiven dayamıştı ama yetmişinde gösteriyordu. Turkan kuşunun gagası gibi görkemli, tiril tiril kınalı bıyıkları ve bu bıyıkların gölgesinde de, tarihe sarkmış gibi duran ve beyaz bir soy kütüğünü çağrıştıran hoş bir sakalı vardı. Kendisi dâhil, her şeyini kaybetmişti ama bir önceki gibi zihin bitkinliği ve ruhsal perişanlık ikilimi içinde değildi. Anılarını özenle belleğine yerleştirmiş, hissetmiş ve daha bir insanileştirmiş gibiydi. Bilemediğim bir yerimden, sanırım derinimden çaprazlama süzdü beni.
“Nerden başlayayım?” dedi.
Doğduğu günden başla,” dedim.
Doğduğu günü hatırlamıyorum,” diye başladı. “Çünkü ben o zamanlar sevdiğim kadını kaybetmiş, yalnızlaşmıştım. Hani, deryanın ortasında çarksız dümensiz kalmış gemiler olur ya, ben öyleydim işte. Ama rahattım. Arzularımı ihtiyaçlarımı karşılamazdım. Avuntum güçlenirdi, avuntuma sığınır, rahatlardım. Ben İbrahim’in çocukluğunu hatırlarım ama. Elma yanaklı, çakır gözlü, güleç bir çocuktu. Bir buçuk yaşındaydı. Dedesi İbrahim’in adını vermişlerdi. Babası Ali, yakışıklıydı. İbrahim’in anası Medya’dan ayrılmıştı. Düşünceli, dertli bir kadındı Medya. Başını alıp bir başka köye gitmişti. Ali de dedesi Halil gibi ikinci defa evlenmiş, küçük İbrahim’in bakımı analığına kalmıştı. Uzatmayayım, gün günü tepeledi, yıllar birbirine benzeyen tren vagonları gibi gelip geçince, İbrahim büyüdü, beş-altı yaşına geldi. Anasızlıktan mı neden bilmem, benim gibi sabah erken kalkar, kuşların tazeliğini dinler, güneşin doğuşunu izlerdi. Analığını da severdi. Hamarat kadındı. Çapa yaparken analığına yemek götürür, ‘Burçak Tarlası’ nı söyleye söyleye o da çapa yapardı. O zamanlar hayat her yerde muhtaç ve perişandı. Onlar da mecburen fakirlerdi. Ağzı salyalı bir çift öküz, bir inek, olur olmaz her yerde meleyen birkaç tane de dertli koyunları vardı. Koyunları İbrahim güderdi. Meleyen her koyunu ciddiye alır, meleyişin sebebine takardı kafayı. Nafile bir iş.”
“Okula gitmiyor muydu?”
Çetrefelli bir soruyla karşılaşmış gibi durdu, beyaz, gür kaşlarının altında kaybolan gözlerini gösterdi. Ayrıntıları yakalama ve anlama hünerinden yayılan cazip bir bakışın etkisi altında kaldım birden. Gülümsedim.
“Gidiyordu,” diye mırıldandı. Durdu, biraz düşündü. “Bizim köy, kitapsız kalemsiz bir köydü. Ne okul, ne de rahle vardı. Dertsizdi. Kara Mahmut diye bir köy vardı bize iki saat uzaklıkta. Düşlerime giren, sır tutmaz bir köy. Kara Mahmut’a da hiç benzemiyordu. Işıklıydı. Orada, Kadın adlı bir halası vardı. Geyik gözlü; güzel bir kadındı. Çiçek kümelerinin içinde gezinip dururdu hep. İbrahim, okul zamanında işte bu kadında kalır, okula giderdi. İlkokulun ikinci iki yılını Kara Mahmut’ta okudu. Gönlüm beni her efkârlandığımda o köye götürürdü. Gökyüzü o köyde daha geniş, daha sevecendi. Her gittiğimde İbrahim’i görürdüm. Bir gün nerden bulmuşsa bir kalın kitap getirdi. ‘Bunu oku, anla, bana anlat’ dedi. İçimde görmek istediğim güzel bir kadının şekli şemaili vardı. Her neyse, onu bir kenara ittim, bir sayfa odum, anlamadım. Adam çok bilgili olduğu için anlaşılmaz yazmıştı. Üzüldü. ‘Sen okula ne için gidiyorsun, okuyup ne olacaksın?’ dedim. ‘Anlamak için gidiyorum, öğretmen olacam,’ dedi. Anladım ki, bu çocuk farklı. Normal insan okula anlamak için değil, bir meslek sahibi olmak için gider. Okul ekmek kapısıdır. Dersleri çok iyiydi. Üçüncü sınıfını da Ortaköy’de, babasının baldızı Zöhre’nin yanında okudu. Son iki sınıfını da Alacahöyük’te, babasının teyzesi Yeter Hanım’ın yanında okudu. Çamuruna iri kum katılmış, iyi fırınlanmış eski seramikler vardı orada. Yontulmuş taşlar vardı. Onların arasında gezindi şaşkın şaşkın. Ne düşündüyse biraz değişti. Öğretmeni Mehmet Yıldırım, ‘Bunu okut, bu büyük adam olacak,’ derdi babası Ali’ye.”
Bir sigara yerleştirdi, buruşmuş, ince dudaklarına. Çakmağı çaktı. Dumanı içine doğru üfledi. Nakışlı bir mendil çıkardı cebinden, sulanan gözlerine bastırdı.
“Efendime söyleyeyim,” diye sürdürdü. “ilkokuldan sonra, Hasanoğlan Öğretmen Okulu’na girmek için Alaca’da imtihana girdi, kazandı. İzne geldiğinde, öz anasını ziyarete gider, en çok benimle konuşurdu. Ben o zaman sevdiğim kadından yüz bulamamış, ufalmış, dünyanın dibinde küflü bir çukura yerleşmiştim. Kuşlar da açlıktan olsa gerek, o yıl çok ötüyorlardı. Hasan ağa diye çok dürüst, bir o kadar da fakir bir adam vardı. Dünyasız, divane kızları vardı. Köyün danasını güderdi. Onunla da konuşurdu İbrahim. Hiç boş durmazdı. Ne iş varsa görürdü. İyi tırpan kullanırdı. Hasanoğlan’da başı beladan kurtulmadı ama. Birgün sabah yoklamasında, Müdür Nâzım Esen, yeni gelmiş bir öğrenciyi, öğretmenlerin öğrencilerin huzurunda tokatlamış. Bunun üzerine, “sen o çocuğu dövemezsin,” diye diklenmiş İbrahim. ‘Niye dövemezmişim?’ demiş Müdür. ‘Çünkü’ demiş İbrahim, ‘o çocuk yeni gelmiş, garip biridir, yol-yordam bilmiyor.’ Müdür, sen misin bunu diyen, bu sefer de İbrahim’i çağırmış herkesin huzurunda bir tokat atmış.” Kafasını çevirdi, batmakta olan güneşe baktı. “Dünya işte, belasına lanet, mecal vermez insana. Ama tokat deyip geçme. Tokat insanı değiştirir.”
“Hasanoğlan’da kaç yıl kaldı?” dedim.
“Beş yıl kaldı. Leyli meccaneydi. Okuması lazımdı. Ama kafayı, kafamızın almadığı şeylere takıyordu. Derslerine çok tutkun değildi; keman çalıyor, şiir yazıyordu. Musa Okay diye bir öğretmenden etkilenmişti. Köye mecmua falan getiriyordu. Mecmuaları insanlara veriyor, eski köy enstitülerinin faziletlerinden söz ediyor; sümsük, akar dünyaya sataşıp duruyordu. Ben zaten dağılmıştım, kendi parçalarımı toplayamıyordum. Cafer adında bir öğretmen varmış. Talebelere birer sayfalık bir yazı yazmalarını söylemiş. Avare hülyası işte. İbrahim, yazısının bir yerinde, yeşili sevmediğini ifade etmiş. Bunun üzerine öğretmen, ‘Sen kızılı mı seviyorsun?’ diye dara çekmiş, ikiz manalar aramış, tokatlamış. Her neyse uzatmayayım. Kafası haddinden fazla çalıştığı, dersleri de çok iyi olduğu için, Hasanoğlan’dan seçilip birkaç arkadaşıyla birlikte İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gönderilmiş.”
“İbrahim, İstanbul’a gittikten bir yıl sonra ben de İstanbul’a gittim. Alibeyköy’e yerleştim. Demirdöküm fabrikasına girdim. Beni Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’na götürdü. Ben orada herkesi siyasetin içinde gördüm. İbrahim, işin başındaydı. İstanbul’da kıyamet kadar ses vardı. Her ses, bütün seslerden haberdardı. Çok şeyler oldu o şehirde. Sebebi ben değilim. Okullar, oğul vermiş arı kovanı misali sokaklara boşaldı. Amerikalılar denize atıldı. İşçiler harekete geçti, ilkin polisle, sonra da orduyla çatıştı. Benim fabrikamda çok zorlu mücadeleler oldu. İbrahim hep Alibeyköy’de, grev çadırlarında, işçi evlerindeydi. Çoğu gece bendeydi. İbrahim, okuldan çoktan atılmış, okulu çoktan bırakmıştı. Açtı, evsiz barksızdı. İşi, gücü işçilerleydi. Herkes kendi derdindeydi. İbrahim, herkesin derdindeydi. Başını kaşıyacak zamanı yoktu. Ben zaten şaşkındım. İstanbul da şaşkındı. Oturmuş bir şehirdi, İstanbul, kendine güveni vardı. Ama gel gör ki, bizde güven kalmamıştı. Ben bir kadına tutulmuştum. Kavuşamıyordum. Kadın bataklığın ortasında, kazıklar üzerine kurulmuş, çiçekli bir ev gibiydi. Geceleri ışıkları yanıyordu. Bataklık, asfalt gibi parlıyordu. Kadın, mezarı kireçlendiği için hortlayıp dışarı çıkan bir ölü gibi bataklığın üzerinde geziniyordu. Yürüyeyim, gidip kavuşayım diyordum ama yürüyemiyordum. Sonunda olan oldu.”
Sustu, arkaya yaslandı. Göğsüne yayılan sakalına bastırdı sağ elini. Gözkapaklarını usulca indirdi. Uykusu gelmişti, galiba. Meraklandım iyice. Uyumasından korktum. “olan oldu,” dedin de “ne oldu?” dedim.
“Paşalar ihtilal yaptı. İşçileri, memurları şamarladı, gençliği dağıttı. İbrahim bir avuç arkadaşıyla beraber kaçtı, dağlara sığındı doğuda. Ne silahı vardı, ne de parası. Firardan başka bir sermayesi yoktu. Arananların resimleri arasında onun resmi de vardı. Veznedar’da, bir duvarda gördüm. Ben şaşkındım. İstanbul, kendi kabuğuna çekilmiş, bana küsmüştü. Umurumda değildi. Koca bir şehir bir avuç serçeyi barındıramamıştı. General Faik Türün, seksen bin silahlı adamıyla ev ev aramıştı İstanbul’u, donuna kadar hem de. Çok iyi hatırlıyorum, ocak ayıydı. Bir haber geldi ki, İbrahim’i arkadaşlarıyla beraber, karlı bir dağın başında, Vartinik’te basmışlar. Kurdun kuşun gökten nimet beklediği, kekliklerin donduğu bir zemheri seherinde yaylım ateşine tutmuşlar. Ali Haydar Yıldız adlı bir arkadaşı vurulmuş, kara gömülmüş, İbrahim yaralıyken kaçmış. Kaçmış ama dört yön, dört cihet ki, cehennem ayazı, iki metre kar. Bir eve atmış kendini. Orada da ele vermişler. Kelepçeleyip, buzlu bir derede yürütmüşler. Parmakları donmuş. Diyarbakır’a götürüp parmaklarını kesmişler. Kafasının arkasında, ihbarcının tüfeğinden çıkan saçma yaraları varmış. Kafasının arkasındaki deriyi de kesip almışlar. Sonra o haldeyken sorguya çekmişler üç ay. Dar odalar, zincirler, falakalar. Eziyet üstüne eziyet... Diretmiş. Sır vermemiş. Yüzleştirmek için getirdikleri herkesi savunmuş. Askerî savcı, ‘seni kendi ellerimle öldüreceğim!’ demiş. Bunu bir tutuklu kadın kendi kulaklarıyla duymuş. Sonra, babasına bir mektup yazmış İbrahim, ‘Şunlara ihtiyacım var, bir zahmet al getir,’ demiş. Babası Ali, hepsini almış, yola revan olmuş. Ali yoldayken, İbrahim’i hücresinden alıp götürmüşler. Nereye götürmüşlerse, ölüsünü getirmişler geri.”

Sakalını hafif kaldırdı, pürüzsüz, zarif, alımlı bir eda ile gökyüzüne baktı. Alnı genişledi. Bastonuna dayanarak ayağa kalktı. Çözemediği problemlerin büyük bir problem haline getirip kangrene dönüştürdüğü bir adam gibi sarsak sarsak yürüdü doğuya doğru. Uzaklaştıkça ruhuma girdiğini, kaybolduğunu hissettim. Kuşlar, kuzular, tüm cırcır böcekleri susmuştu. Kesata düşmüş, kökümden ve anlamımdan kopmuş gibi ıssızlaşmıştım.”

29.08.2015