MEKTUP

Mektubu akşama doğru aldım. Anlamını itina ile gizleyen bir mektuptu. Okudum döne döne, anlayamadım. Anlam açan bir anahtarım, bir şemam, bir kuramsal modelim yoktu. Anlamam için mektubun gaip seslerini, iç bağlantılarını, bilumum çelişkilerini, bilinçdışı ve bilinçiçi illetlerini, duygu hareketlerini derip devşirmem, aralarında bağlantılar kurmam, anlamı açığa çıkarmam gerekiyordu. Çıkaramadım. Bana hiç yakışmayan çok ağır bir küfür savurdum ve "seveceksen açık sev, yalın sev, bu ne, " diye de ekledim. Fayda etmedi. Tabi her küfür şerefi ve sağlıklı değildir. Kasığıma sancı girdi. Bir bardak tuzlu ayran içtim ve o gece uyuyamadım. Sık sık ışığı yakıp okudum. Okudukça, bırakalım kısa cümleleri, kelimeler bile anlamını yitiriyordu. Bunu kim çözebilir diye düşünürken, aklıma dört köşe burunlu, elma yanaklı Niyazi Bey geldi. Yüzünde, bakışlarında ve yorumlarında, Cezanne'in provance manzaralarını ve natürmortlarını andıran resimler gördüğüm ve kübik hayallere girdiğim için kalktım. Kahvaltı yapmadan çıktım dışarı. Demirciler çarşısını, gizli fahişeleri, sokak çocuklarını, dilencileri, sahipsiz kedileri, çingeneleri, klarnet ve dümbelekleri, kahkahaları geçip doğruca ona gittim. Kahvaltı yapıyordu. 93 Harbinde, Dobromirka'dan Tekirdağ’a göç etmiş bir ailenin son Mohikanıydı. Yaşlanmış, tiriti çıkmış, çenesi düşmüştü iyice. Önünde bir tas, çok sevdiği çeneçarpan çorbası vardı. Salonun kirlenmiş aşı boyalı bütün duvarları, çok zor geçindiği halde, rafa ve kitaba kesmişti. Oturduğumuz MEKTUP Her ikisini de duymamışa sayıp, çayımdan bir fırt çektim. "Mektup, kendini, başkalarını ve dünyayı anlama aczi içindedir," diye mırıldandı Niyazi Bey yeniden. "Okuyanın özgürlüğünü ve öz saygısını yerle bir ediyor. Nasıl bir kadındır bu, tanıyorsun herhal." "Tanımaz olur muyum hocam. Ressam bir kadındır. Kültürlü ve oldukça duyarlıdır. Ağladığı anları anımsadığı an ağlıyor. Düşemeyeceği işlerde düşüyor, düşeceğini bileceği işlerde ise düşmüyor." "Bir derdi var demek ki," diye meraklandı kadın. "Gençlik döneminde, aç kalma pahasına da olsa tüm yeteneklerini sınıyor, en güçlü olanını keşfedip onda yoğunlaşı- yor. O da resim tabi." "Güzel," dedi Niyazi Bey. "Özgürlüğünü ve öz saygısını derinleştirmenin en temel yolu." "Ben yapamam sözünü hiç duymadım o kadından hocam." "BEN YAPAMAM, köleliğin ve tapınmanın özüdür." Daha fazla durmam gerekmiyor, teşekkür edip kalkıyor ve evde çıkıyorum. Duvar boyunca uzanan sundurmanın altından geçip giderken, kadın bana acımış olmalı ki, "Sen gene de arzuhalci Musa’ya bir göster," diye mırıldandı. "Bilmediğin işlerde misafire akıl veriyorsun be kadın. Yapma. Benim çözemediğimi Musa mı çözecek!" Gülümsedim. İçimden kopan bir ses, Gülendam'ın bu tip çıkışlarının, anla şılmaz bir mektup etkisi yarattığını ve kocasını canından bezdirip, tıpkı benim gibi varlıksal bir yarılmaya doğru ittiğini düşündürdü. Muzaffer Oruçoğlu masanın tam karşısında, rafta, Hermes heykelinin alçıdan ufak bir kafa taklidi duruyordu. Hal hatırdan sonra meseleyi açıp, mektubu önüne koydum. Vesveseli bir edayla gözlüğünü taktı, karısının verdiği peçeteyle ağzını sildi. Birkaç kez okudu, anlayamadı. Anlar diye gelmiş- tim halbuki. Varoluşçu ve hermenötik felsefe üzerine yıllarca kafa yormuş, Dilthey’i, Heideger'i, Gadamer'i okumuş, tez hazırlamış, dergilere yıllarca makaleler yazmış ve bir yığın felsefe öğrencisine akıl verip yol göstermiş birisiydi. Gelgelelim ki, verdiğim metnin anlamını, nasıl okudu, neresine okuduysa kavrayamadı. "İsterseniz Hocam, mektubu bir de yorumcunun durduğu yerde durarak okuyun; yani kavrama yeteneğini, metindeki anlamın merkezine yerleştirerek okuyun, bir de öyle deneyin," dedim. 'Bana verdiğin aklı sen niye uygulamadın,' dercesine ters ters baktı, bir daha okudu, beceremedi. "Formel bir dil," diye mırıldandı. "Niyetini, tiynetsiz manalarla ağırlaştırmış. Hiç düzgün deyim kullanmamış; kullanmadığı gibi, her deyime karşılık, berrak bir değer alanı da belirlememiş. Bir de diyorlar ki bu ülke niye geri kaldı, gelişemedi. Gelişemez tabi. Nüfusun kahhar çoğunluğu, hiçbir şey bilmiyor, bilenler de hermenötiği şaşırtacak bir dil ve anlam boğuntusuyla ülkeye zaman kaybettiriyor." Önüme bir bardak çay koydu kadın; "Adliyenin önüne gidip, Arzuhalci Musa'ya okutsaydın bir de," diye mırıldandı."Sen işine bak, karışma," diye homurdandı Niyazi Bey Her ikisini de duymamışa sayıp, çayımdan bir fırt çektim. "Mektup, kendini, başkalarını ve dünyayı anlama aczi içindedir," diye mırıldandı Niyazi Bey yeniden. "Okuyanın özgürlüğünü ve öz saygısını yerle bir ediyor. Nasıl bir kadındır bu, tanıyorsun herhal." "Tanımaz olur muyum hocam. Ressam bir kadındır. Kültürlü ve oldukça duyarlıdır. Ağladığı anları anımsadığı an ağlıyor. Düşemeyeceği işlerde düşüyor, düşeceğini bileceği işlerde ise düşmüyor." "Bir derdi var demek ki," diye meraklandı kadın. "Gençlik döneminde, aç kalma pahasına da olsa tüm yeteneklerini sınıyor, en güçlü olanını keşfedip onda yoğunlaşıyor. O da resim tabi." "Güzel," dedi Niyazi Bey. "Özgürlüğünü ve öz saygısını derinleştirmenin en temel yolu." "Ben yapamam sözünü hiç duymadım o kadından hocam." "BEN YAPAMAM, köleliğin ve tapınmanın özüdür." Daha fazla durmam gerekmiyor, teşekkür edip kalkıyor ve evde çıkıyorum. Duvar boyunca uzanan sundurmanın altından geçip giderken, kadın bana acımış olmalı ki, "Sen gene de arzuhalci Musa’ya bir göster," diye mırıldandı. "Bilmediğin işlerde misafire akıl veriyorsun be kadın. Yapma. Benim çözemedi- ğimi Musa mı çözecek!" Gülümsedim. İçimden kopan bir ses, Gülendam'ın bu tip çıkışlarının, anla- şılmaz bir mektup etkisi yarattığını ve kocasını canından bezdirip, tıpkı benim gibi varlıksal bir yarılmaya doğru ittiğin düşündü