SEVGİLİM

Tuvalleri boyuyor yığıyorum. Sevgilim gelecek. Atölyeye çeki düzen veriyorum biraz. Kavram, stil ve kategori zibiliyle dolup ağırlaşan kafamı musluğun altında yıkıyorum. Nedendir bilemem, böylesine kutlu bir gün olunca yenilenme ihtiyacı duyuyorum. Duchamp’ın akıl dışı psikodinamik bir süreç olarak gördüğü yaratma sürecini hayal dünyamda yaşamaya başlıyorum birden. Stilime, renk ve malzeme tekniğime dair hayal ettiğim devrimi gerçekleştireyim derken, onu bir modüle uydurma mucizesi gösteriyorum. Devrim, modül tarafından yutulup, modülleşince moralim bozuluyor.


Sevgilim umarım, O Kupka hayranı, Doğu Bohemyalı adamla birlikte gelmez.  O adamla gelirse, zamanımız doğu felsefesini tartışmakla geçer. Balçığa batmış put kayıtsızlığı ile dinler ve ne diyeceğini kurar kafasında. İnsanı karartan bir dil, mutlak unutuluş karanlığına sürükleyen bir akıntı. Varlığımı doğaya yayan, hayallerimi renklendiren kuşları dinlemeyi o adamı dinlemeye tercih ederim.

Ama esrarengiz ve komik bir adam. Bir ara , “Seni anlamak, senin bilincine girmek mümkün değil,” dedim. Hoşuna gitti. “Bilincime girebilmen için önce bilincimin girişinde bulunanan labirente girmen gerekiyor,” dedi. “Eğer labirente girer de kaybolmazsan,  labirent seni benim bilincime değil, kendi bilincine çıkartır.” Resim yaparken başucuma dikiliyor, “eksik resimler çiz,” diyor. “Hayalimde tamamlayacağım kompozisyonlar kur.” Konuşmasını istemiyorum ama dinliyorum. Kendime hakim olamadığım için bir şey diyemiyorum.

Adam bir yana dursun da, sevgilimden memnunum. İyimserdir, düşçüdür, bol düş görüyor. Düşlerini yarılmış, transparan araçlar olarak bilinç altında depoluyor, onları değişik biçimlerde yeniden görüyor ve aşüfte bir dille bana anlatıyor.  Anlatırken göz kırpıyor. “Dil, düşünceyi hiçbir zaman layıkıyle ifade edemediği için, dilimi değil, dilimdeki duygularımı dinle lütfen, ” diye gülümsüyor. Resim farzdır ama, kalbini duyguların nabzına yerleştiren, ordan bakan, ordan konuşan bir sevgili de farzdır. Sevgilim resimden anlamıyor, bu kesin. Gelgelelim ki renklerdeki duyguların gücünü, büyüsünü çok iyi duyumsuyor ve onları aşk hakikatinin mihenk taşları olarak hayal ediyor. Benim gibi değil. Kompozisyonu kuran ögelerin herbirinde bilincin gizil renklerini değil, duyguların gizli renklerini arıyor.

Miro’yu her insan anlamaz ve sevmez. Sevgilim sevdi Miro’yu.  “Bilincinin kara deliğine, tuvalinin ortasında açtığı kara delikten girmiş ve atölyesini orada kurmuş bir ressamdır,” dedim.  Düşündü. “Resimlerinde birçok şey eksik,” dedi. “Güzel bir eksiklik. Parkinson hastalığına mı yakalandı bu ressam?” Şaşırdım. ‘Yine anlamadı,’ diye iç geçirdim. “Nerden çıkarıyorsun?” dedim. “Sydneydeki bilim adamları, beyinde bir kara delik buldular,” dedi. “Bulunan kara deliğin, parkinson hastalığının nedeni olduğunu iddia ediyorlar.''

Sevgilim beni anlamasa da, arı çıplaklığa fırçasıyla mim koyan ressamları anlıyor. Duygularıyla anlıyor. Hafif ve kalitesi yalın bir kadın. Taşıyamadığı en ağır duygu da hafiflik duygusu. Sevgililerini gizlemiyor, gözlerinin sürmesi gibi meydanda hepsi. Gözleri iri. Fingirdiyor. Aşikar olana değil, gizliye bakıyor.