İNFAZ

Şimendifer şubesi amele taburuna bağlı birinci bölük, çekiçleri, milleri, külünkleri ve baltalarıyla birlikte tunelden çıktı. Işık, terlere yapışan taş tozlarında, kızarmış gözlerde ve yaralarda rengarenk gülümsedi. Yeraltı karanlığından doğan hayaller silindi. Tunelin girişinde, yeni döşenmiş ray ve traverslerin bittiği yerde durdu bölük. Tüm kafalar, sağda, yan yana dizilmiş on beş kişilik posta süvari takımına doğru çevrildi. İki yabani zeytin ağacının arasında oturan takım kumandanı ayağa kalktı, şimendifer şirketinin memuru, Galata'lı Benşabat Efendi ile birlikte amele bölüğüne doğru yürüdü. Cüssesi ve yürüyüşüyle gergedanı anımsatan Benşabat efendi, bakışlardaki korkuyu duyumsadı hemen. Riha'daki amele taburlarının ayaklanma ve firar haberleri ile Musa Dağı'ndaki durumu sık sık aklından geçirdiği için korktu. Korku yüze yayıldı. Tüm bakışlar, kuşkular, memurun yüzünde kaybolan muzip ve munis iklimde birleşti.

İş aletlerinizi şuraya, müfrezenin önüne bırakın," dedi Benşabat Efendi. "Peş peşe, üçlü sıralar halinde dizilin, endişe edilecek bir durum yok. Biliyorsunuz, son üç gündür buraya ağaç gelmiyor. Niçin gelmiyor, orasını bilemem. Bildiğim şu ki, siz toplam 28 kişilik mevcudunuzla bugün ağaç kesme sahasına gideceksiniz. Orada üç gün ağaç kestikten sonra buraya gelecek, yeniden tunel açma işinizi sürdüreceksiniz.
Konuşurken, bakışlarını sık sık kagir köprü, yol ve tunel ustası Garabet'e doğru çeviriyordu. Ustanın onaylayıcı, mülayim edasından güç alıyordu.
Kesim yerine giderken konuşmayın ve sakın endişelenip aklınıza yanlış şeyler getirmeyin. Sizleri oraya götürecek askerler gibi sizler de askersiniz. Ha silah altında, ha kazma kürek altında. Farketmiyor. İkisi de askerdir, cihan harbinin içindedir, vatan hizmetindedir. Dini, inancı ne olursa olsun, bu uğurda ölen şehittir. İki hafta evvel, tunel tavanından düşen taşın öldürdüğü arkadaşınız da şehittir. Bakın bugün buraya, şu kör makasa kadar şimendifer gelecek. Askerler, erzaklar, katırlar incek, şu dağı aşıp, öte yanda bekleyen şimendifere binecek. Sizin bu tuneli bitirmeniz ne demektir, askerin bu dağı delmesi, her iki yanda bekleyen vagon katarlarını birbirine bağlaması demektir. Bu iş, bir muharebe kazanmak kadar mühimdir."
Benşabat Efendi sustu, uyurlarken zamansız kaldırılıp tunelde çalışmaya getirilen gece postasına mensup bir bölüm amelenin geçişini bekledi. Aletleriyle geçip, tunele girmekte olanlar, karşılaştıkları manzara karşısında büyük bir merak ve korkuya kapılmışlardı.
Sakın firara tevessül etmeyin," diye sürdürdü Benşabat Efendi. "Kendimi kurtarayım derken, geride kalan bütün arkadaşlarınızın hayatını tehlikeye atmış olursunuz. Amele taburunda herkes herkesi gözetlemekle mükelleftir. Birinizin firarı, bütün taburun firarı demektir ki infaz, bütün tabura uygulanır. Uzatmayayım, eşyalarınızı alın, hareket ediyoruz hemen.
Baş usta Garabet, iki yardımcısı Boğos ve Tanos'la beraber bölüğün önünde, ana ve yavru kertenkelelerin çirit attığı demir yolunu izleyerek yürümeye başladı. Ermenilerden, Rumlardan ve Süryanilerden oluşan amele taburlarının tek bir hata nedeniyle infaz edildiğine dair söylentileri anımsadı. Bu söylentilerin, üçer sıralar halinde ustalarını izleyen yorgun kafalarda tüm ayrıntılarıyla canlanacağını, dayanılmaz bir kuşku ve korku azabı haline geleceğini, taburu çember içine alan askerlerin davranışları üzerinde yoğunlaşacağını hayal etti. Askerlerin normal davranışlarının, gelişigüzel bakışlarının, nedensiz gülümseyişlerinin olağanüstü anlamlar kazanacağından korktu. Kurşuna dizilme korkusunun yol açacağı bu anlamlar tehlikeliydi ve firara sebep olabilirdi. Peki bu bölükten öncelikle kimler kaçabilirdi. Usta, akılının terazisiyle tartmaya koyuldu ameleleri tek tek.
Bölük, az ilerde, tifüsten ölenlerin gömüldükleri dönemeçte orman yoluna saptı. Işık kırıldı, yeşillendi, gürgen, porsuk, ıhlamur, şimşir ve ışılgan ağaçlarına dönüştü. Kuzey Afrika'dan Sibirya'ya gitmekte olan, ince gagalı, aç bir kervan çulluğunun çığlığına takıldı dikkatler. Bu çığlığın, korkuyu derinleştirebileceğini düşündü usta.
Kesim yerine vardıklarında günes batmak üzereydi. Irmağın kıyısında, testere, balta, mil, çekiç ve kendir yığınlarının yanında oturan şaşı adam ayağa kalktı. Garabet Usta, "Merhaba Vakkas, nasılsın," diyerek tokalaştı. Kırk yaşlarında, kara çaylak bakışlı, güleç ve oldukça avanak bir adamdı Vakkas. Sırtında, ölü bir İngiliz subayından alınma, apoletli bir üniforma vardı. İşi, kesim yerinden tunel inşaatına katır katarlarıyla tomruk taşımak olduğu için Vakkası tüm ameleler tanıyordu
Usta, kesim işiyle görevlendirilen frengililerden, uyuzlardan ve lekeli humma hastalarından oluşan özel amele takımının yokluğunu fark edince meraklandı ama bir şey sormadı. Müfreze, çadırını az öteye, kızıl çamların arasına kurdu ve önünde kocaman bir ateş yaktı. Ameleler ise çadır ile ırmak arasına yerleştiler ve kocaman bir ateş de onlar yaktılar. Vakkas, gün boyunca, kovanın içine hamur sıvamış, suya daldırıp balık tutmuştu. Çökmekte olan karanlığı, kızarmış balık kokusu ile tunel ve yol yorgunluğu sardı bir anda. Yaprakları usulca kapandı uyku çiçeklerinin. Vakkas, özel kesim takımının akibetine dair sorulan soruları, "haberim yok, herhalde bir yerlere havale edilmiştir," diye savdı, sözü ırmağın nefes alışına, balıkların ve kartalların çoğalışına kaydırdı.
İki dağın çatağından belirdi dolunay. Irmağı gülümsetti. Ormanda gezinen dalgırlı sırtlan, ateşe dikti, ateş gibi parlayan gözlerini. Tunel amelelerinden Sarkis ile çolak Bedros, Garabet ustayı bir kenara çektiler.
Bizi buraya, boşuna getirmediler usta," diye mırıldandı Sarkis. "Firengilileri ne yaptılar sanıyorsun. Öldürdüler. İşleri biter bitmez bizi de öldürecekler. Vakit geçirmeden firar etmeliyiz.
Sözler, elinde olmayarak, kendi dudaklarından dökülmüşçesine irkildi, elini, bıyıklı ağzına bastırdı usta. "Firengilileri öldürdüklerini nerden çıkarıyorsun Sarkis? Biz Köprü yapıyor, yol açıyor, dağ deliyoruz. Bizi niye öldürsünler ki. Sen Sina Cephesinden daha yeni geldin. Silah altındayken seni niye öldürmediler? Sen kendin anlattın. Silahsızlandırdıklarında, Müslüman olacağım demişsin. Onlar da götürmüş sahra çadırında sünnet ettirmiş, bundan sonra sen Süleyman'sın demişler. Sonra da sevkini buraya çıkarmışlar. Öldürme niyetleri olsaydı orda öldürürlerdi. Yersiz korkularla yormayın kafanızı.
Sen aileni Zeytun'da kaybetmişsin usta," diye söze girdi Bedros. "Senin aile defterin kapanmış ama bizim aile defterimiz daha yeni açıldı. Ailelerimiz sürüldü, nereye sürüldü, ne oldu bilmiyoruz. Bunların niyeti iyi değil. Geç olmadan kararımızı vermeliyiz. Engel çıkarma."
Fiskos, Vakkas'ın gelmesi üzerine kesildi. Bulutların arkasında kayboldu dolunay. Karanlık gerildi, amelenin daralan iç dünyasına doğru kaydı. Terkettiği yere, yardımcıları Boğos ile Tanos'un arasına yerleşti usta. Kafası ağırlaşmıştı. Kesimin, ortalık ağarır ağarmaz başlayacağını ve herkesin sessizce uyumasını emretti. Ateşin çevresinde yan yana uzanıp, uyumaya başladı amele.
Usta uyuyamadı. Her ayak sesinde kafasını kaldırıp, ameleyi dikizledi. Uyumak için gözlerini kapadığında ise, ırmağın ötesinden, sedir ve köknar ağaçlarının iç içe geçtiği yerden gelen baykuş seslerine takıldı. Sarıkamış, Çanakkale ve tehcir firarilerinin, ırmağın ötesinde, boz ayılar, vaşaklar, karacalar ve yaban keçileriyle birlikte gezindiklerini; birbirlerinin biçimlerine, kişiliklerine girdiklerini ve ırmağın bu kıyısında olacakları, fena halde merak ettiklerini düşündü. Ortalık ağarmadan daldı.
Posta piyadesinin borazanı, kuşların seher mırıltılarını bastırdı. Usta, sırtını tavşan uykusundan usulca kaldırdı, uyanan ameleye ve ırmağın ötesine baktı. Sabah sayımı için bir mangayla beraber çadırdan çıkıp gelen onbaşı, ameleyi tek sıra halinde dizdi ve üç kez üst üste saydı. Dördüncü kez, elindeki isim listesini tek tek okudu ve burdayım diyenlerin yüzüne baktı. Sonra geldi, ustanın karşısına dikildi. "Bagdasar, Agop ve Horen yok, nerde bunlar," dedi.
Afallamış, büyümüş bakışlarla ameleyi şöyle bir süzdü Usta. "Haberiniz var mı, nerde bunlar," diye sordu. Gözler hareketlendi, kan çekildi, korku dilini yuttu. Kekemeleşen sancılı duyguların sarmalında kaldı Onbaşı. Sağında duran askere, "koş hemen kumandana haber ver," diye emretti..
Kumandan uyanır uyanmaz iki süvari gönderdi şimendifer şirketine. Sorumluluğu altında olan amele bölüğünden, kısa zamanda bu kadar insanın firarını, meslek hayatının en büyük felaketi olarak değerlendirdi. Takımı alıp nehir kıyısına geldi. Yan yana dizili bir şekilde duran ceset suskunluğunu şöyle bir süzdü. "Ustalar dahil, herkesin ellerini kendirlerle arkadan bağlayın," diye emretti. Elleri arkadan bağlanan ameleler, nehrin kıyısına dizildi.
Haberi öğrenen şirket memuru Benşabat, menzil müfettişliği ile ilişkiye girdi, atına atlayıp, iki süvariyle birlikte, ikindiye doğru nehir kıyısına geldi. Kumandanla baş başa görüştükten sonra, üç usta, üç Türk, beş Kürt, bir Çerkez ve İngiliz ordusundan esir alınmış iki Hintli olmak üzere toplam 14 amelenin kendirleri çözüldü. Bunlara Süleyman olan Sarkis de eklenince, yirmi sekiz ameleden geride, sekiz Ermeni, üç Rum ve iki Süryani kalmış oldu.
Kendirden çözülenler, sırtları kendirli amelelere dönük bir şekilde oturtuldu. Kendirli amelelerin gözleri bezlerle bağlandı. . "Süngü tak!" diye bağırdı kumandan. Bağırtıyı, Bedros'un derin, çaresiz sesi izledi:
Sen bizi yaktın usta, İsa'nın laneti, her iki dünyada senin üstüne olsun!
Usta, oturduğu yerde titreyerek, sessiz sessiz ağlıyordu. Gözyaşları, çenesinden, taş tozlarının ve toprağın kararttığı parmak uçlarındaki çatlaklara damlıyordu. Dayanamadı, "beni de öldürün," diyerek ayağa kalkmak isteyince, askerler oturttu. Canhıraş bağırtılar ve suya düşüşlerle dalgalandı ırmak. Balıklar, sürüler halinde kıyıdan uzaklaştılar. Durumu uzaktan derin bir acıma duygusuyla izleyen Benşabat Efendi, çalıştırılmaları için zincirlenerek, şimendifer şirketine sevk edilen ikinci sınıf bir Arap bölüğünün boşalan yeri dolduracağına dair umutlarından kopuverdi birden, çömeldi, cebinden çıkardığı mendili gözlerine bastırdı.
Müfreze, çadırına çekildiğinde, nehrin üzerinde, göğün ikindi güneşiyle halvet olduğu yerde, derin korunaklı vadilerden gelen büyük dağ kartalları belirdi. Kıyıda yapayalnız oturup ağlıyordu usta. Vakkas, yanına sokuldu usulca. Oturdu, önce ırmağa, sonra da başını kaldırıp, ormanın üzerinde beliren yılan kartallarına baktı.
Bu infaza gerek yoktu," diye mırıldandı. "Bunlardan iki gün evvel, olan oldu zaten. On üç frengiliden bir gecede sekizi firar etti. Aynı müfreze, geride kalan beş frengiliyi süngüleyip suya savurdu. Üçü dibe çöktü, ikisi suyun üstüne çıktı, firar etti gitti. Yerini sevmezse, ceset de firar eder. Burda balıklar çoğaldı. Siz gelmeden evvel balık tuttum ki yiyesiniz. Yenilen balık insanın karnına gider, ordan insanın ruhuna karışır, suyun dibinde olanları anlatır. İnsan anlamazsa, yediği balık onu yer. Anlamadılar, yedikleri balıklar onları yedi. Gece ben de söyledim, inanmadılar. Benim işim, iyilik etmektir usta. İyilik eder, deryaya atarım, balik bilmezse halik bilir.
Usta kafasını kaldırdı, "firengililerin süngülendiğini keşke söylemeseydin ameleye," diyecekti vazgeçti. "Hayat, verdiğimiz bunca emeğin, zahmetin karşılığını, bizlere acı ve felaket olarak geri ödüyor," diye mırıldandı.
Geride kalanlar karanlığın çökmesiyle birlikte ateşi yaktılar. Yemekten sonra, dil vermez, yaralı bir suskunlukla yan yana uzandılar. Vakkas, çulunu ustanın yanıbaşına serdi. Nefes almakta güçlük çeken usta, kurduğu planların ağırlığı altında kaldı, uyuyamadı ve ortalık ağarmadan harekete geçti. İçinde ışıyan sesi sürüne sürüne izleyerek kıyıdaki alet ve kendir yığınına sokuldu. Milleri, baltaları, çekiçleri kendirle gövdesine bağladı. Yıldızlara baktı. Bedros'un bedduası çınladı kulaklarında son kez. "Hayat, verdiğimiz bunca emeğin, zahmetin karşılığını, bizlere acı ve felaket olarak geri ödüyor," diye iç geçirdi. Süründü, iyice yaklaştı kıyıya. Irmağı ve karşı kıyıda dem çeken baykuşu dinledi. Yaşam ve ölüm ikilemi içinde yarım saat bekledi. İşemek için uyanan Vakkas'ın, "ey vah, usta da firar etmiş," sözünü duyar duymaz, ırmağa yuvarladı kendini.
Nisan-2016