MÜCEVHER HANIM

Olan oldu. Zihnimi saydam ve kesin olmayan kolay şeylerle hırpalamaktan vazgeçip, buluşmaya karar verdim. Couburg semtinde, köşede bir cafede buluştuk. Kuşkucul bir güvenle elimi sıktı, gülümsedi. Çağrışım yaratan, fosforlu, iri, devingen, bakışları vardı. Usulca geçti, Robert Hagan’ın leyleğe benzer kırmızı kafalı Kakadu Brolgaları adlı baskı tablosunun altında oturdu. Esmer bir kadın olmasına rağmen saçlarını sarıya boyamış, göğüslerini alttan bir şeylerle payandalayıp yukarı kaldırmıştı. Sırtında, nerden bulmuşsa, murassa taş düğmeli, eski bir tilki kürkü, ayaklarında ise koncu kısa bir çedik çizme vardı. Hal hatırdan sonra kahve ısmarladı. Şans sisiyle sarmalanmış göçmen haberlerinden, talih kırıntılarından söz etti, hakkımda bildiklerini sıraladı, temiz ve güvenilir bir insan olduğumu belirttikten sonra konuya girdi hemen.

“Önce şunu bilmeni isterim, benim hayatım hiçbir kadının hayatına benzemez. Gül dalında avaz çeken bülbül neyse, ben oyum. Çok şey yaşadım, hiç kendimde kalamadım. Eğer hayatımı iyi kaydeder de romanlaştırırsanız bütün kadersiz kadınlar okur, ibret alırlar. Bu arada senin hayatın da kolaylaşır. Eğer karar verirsen, bugünden anlatmaya başlarım.”
Besbelli ki kadın, varlığını gösterebileceği bir araç arıyordu. “Hayatını dinlemeden karar veremem,” dedim. “Roman yazmak kolay değil.”
Güvenini yitirmiş hesaplı bir gururla kaşlarını çattı, düşündü. “Hayatımı dinledikten sonra, ‘ben bunu yazamam, dersen,’ ne olacak? Anlattıklarımı parça parça yazacağın romanlara koymanı istemiyorum.”
“Bir fikir edinebilmem için hayatını karekterize eden belli noktaları öz olarak anlat, Ayrıntılara girme. Bana da güven.”
Burnunu çekti. Bakışları sislendi. Kapılarını başka kapılara kapamış, tanınma olanağını ortadan kaldırmış kapalı varlıkların oluşturduğu yaşam dağıldı.
“O zaman evliliğimden başlıyayım.”
“İstediğin yerden başla.”
Gözkapaklarını hafifçe indirdi, duygu rahminden doğan dalgalara açtı içini. Umur görmüş bir iklimle arkaya yaslandı, rahat edemedi, masaya abandı.
“Beni on üç yaşımda istemediğim bir adamla evlendirdiler. Adam kahvedir, meyhanedir dedi, abes yerlere heves etti, adamlığından oldu, sonunda Almanya’ya gitti. Dört sene gelmedi. Meğerse orda birini bulmuş. İnsan karga olmasın, oldu mu gider pislik necasetine düşer.” Sustu, suskunluğumu dinledi. “O arada Kaynanam öldü, ben kaynatamdan gebe kaldım. Bebeği düşürmek istedim, ne ettiysem düşüremedim. Pamuk toplama zamanıydı, Adana’ya gittim, orda doğurdum. Yaşlı bir adam vardı, gönlü yufka, şefkatli bir adam, ‘al bu kızı evlatlık et, ben sana her ay para veririm,’ dedim. Adam düşündü, taşındı, sonunda razı oldu. Dört sene sonra kocam geldi. Ama ben, kocamın gelmesine yirmi gün kala, kaynatamdan ikinci sefer gebe kaldım. Gebeliği dert etmedim. Kocam da fazla kalmadı, Almanya’ya döndü. Bir oğlum oldu. Millete, ‘yirmi gün erken doğdu,’ dedim. Oğlum doğduktan birkaç ay sonra da kaynatam öldü.”
Hiçbir şey umrunda değilmiş gibi yutkundu, iç geçirdi derin derin.
“Pamuk tarlalarında yıllarca çalıştım. Kızımın parasını aksatmadan her ay ödedim. Gel zaman git zaman, kızım on iki yaşına girdi, cemali kemali belirdi, yaşlı adam da öldü. Ben köyümüzün genç bekçisini yanıma aldım, elvan iple ince dokunmuş, nakışlı bir cecim, bir kilo da leblebi şekeri aldım, gittim, kızımı yaşlı adamın karısından bekçiye istedim.”
“Kız seni anası olarak biliyordu tabi.”
“Bilmiyordu. Pamukta çalışan buluntu bir karı sanıyordu. Kocakarı biliyordu ama, ondan da sır çıkmıyordu. Her neyse, kızımı aldım, bekçiyle nikahını yaptırdım, köye getirdim, nasip olmadı. Bir yıl sonra bekçinin ölüsünü kanalın burulgan yerinde buldular. Kızım dul kaldı. Bu sefer de ablasından dört yaş küçük olan oğlum, kızıma sevdalandı. ‘Ben bu kadınla evlenecem,’ diye tutturdu. Dünyam allak bullak oldu, ‘etme eyleme,’ dedim, çırpındım, çabaladım, feryat figan ettim, bir yığın şey uydurdum, dinletemedim. Kızımı aldı, şehre gitti, orda nikâh yaptırdı, evlendi. Bu arada kocam da Almanya’da üçüncü defa evlendi, bana boşanma kağıdı gönderdi. Bir başıma kaldım.”
Bir kahve daha ısmarladı. Pençe pençe kızarmıştı. Alnının terini kağıt mendille sildi. Kendini kendi içinde düğümleyen ve düğümünden yeniden doğan tipleri çağrıştırıyordu bana.
“Sonra oğlum kızımı terketti, Almanya’ya, babasının yanına gitti. Rahatladım. O arada Avustralya işi çıktı, çektim geldim. Üç sene Yaka fabrikasında çalıştım. Para biriktirdim. Yozgatlı bekar bir adam vardı. Beş bin dolar verdim, kızımı o adamla sahte evlilik yapıp getirttim.”
“Tabi seni yine anası olarak bilmiyordu.”
“Bilmiyordu. Yaka’dan çıktım, kızımla beraber Ford’a girdim. Bir flatta beraber kalıyorduk. Sonra bir Ozi’yle evlendi, zırtlak bir sesi vardı adamın. Ters ayakkabının tekiydi. Beş yıl Swan Hill’de beraber yaşadı o adamla. İngilizceyi ondan öğrendi. Hep kızım çalıştı. Adam hiç çalışmadı, sığır gibi yedi, köy köpeği gibi de saldırdı kızıma. Para dayanmıyordu ki, avucu delikti. Grup seksine de tutkundu. Kızımı o yola soktu, sonra da bıraktı. Çekti, Melbourne’ye yanıma geldi kızım.”
Bakışları, kocamış zongur bir köpekle birlikte gelip geçen sarışın bayana çevrildi. Kahveler geldi.
“Ford’da daha fazla çalışamadım. İki erkeği aynı anda sevdim. Benim yüzümden birbirlerine girdiler. Değmezdi. Ben onları anladım, ama onlar beni anlayamadı. Ford’dan çıktım. Lygon’da bir restorantta bulaşıkçılık yaptım. Orda Taylandlı bir müşteri kadınla tanıştım. ‘Gel benim masaj salonumda çalış,’ dedi, kartını verdi. Karın kasık yerinde, güzel bir bayan. Birkaç gün sonra gittim, görüştüm. Bana masaj salonunda iş verdi. Bir ay yanında çalıştım, öğrendim masajın inceliklerini. Kadın, müşterilerine hem masaj yapıyor, hem de isteyen erkeğe masaj sırasında kendini veriyordu.”
“Zevkine mi?”
“Zevkine olur mu hiç? Masaj yirmi, kendini verme de kırk dolardı. Ben ilk bir kaç ay kendimi vermedim. Çıplak erkeklerin kadınların arasında kala kala ahlak fesadına uğradım, sonunda ben de kendimi verdim. Kazandığım kırk doların yarısı kadına yarısı da banaydı. O salondan iyi para kazanınca, kızım bana çok ısrar etti, “beni de o işe aldır,” dedi. "Heves ağusu işte. Kabul etmedim. İstedim ki iştahın pençesine düşmesin. Sonra geldi, kendisi kadına teklif etti. Kadın, kızımı işe aldı. İşi ilkin masajla sürdürdü, sonra o da benim gibi müşterilerin ilgisizliğinden çıktı, ilgisine sığındı, kendini vermeye başladı. Ama o erkeklerden nefret ederdi. Masajı hep kadınlara yapar, kendini de kadınlara verirdi. O bakımdan rahattım.”
Eski Avustralya öykülerinin ertelenmiş belleğine ve diline kaydı aklım. Kafamdaki sesler renklendi. Hayatın saçlarını ucundan dibine doğru ören ve dipten konuşan çıplak kadınların içinde buldum kendimi. Kadının, şeyleşmiş, cendereye alınmış bir duyarlılık ile, ziyan vermeden konuşması hoşuma gitmişti.
“Masaj salonunda para kazandım biraz. Türkiyeye gittim küçük bir yazlık aldım Edremitte. Altı ay sonra bir adam geldi, ‘bu yazlık benimdir, oturamazsın,’ dedi. Tapumu gösterdim, Polise gittim, belediyeye gittim, ‘sahtedir,’ dediler. Bir kayanın üstünde oturdum ağladım denize karşı, sonra da geldim.”
“Hiçbir şey tutturamadın mı?”
Bekledi, suskunluğuna şükredercesine büktü boynunu. Doğal ışığın aklına yasladım aklımı.
“Tutturamadım. Türkiye, cefamı zehirden süzdü. Kendi memleketimdir, dedim, param orda bir işe yarasın, dedim. İyiliğimin kurbanı oldum.”
Tatlı, Arabi bir serinlikle kesti beni. Birbirlerini iç içe doğuran duygularım ışıklandı. Sessiz sessiz yudumlamaya başladı kahvesini.
“Ben kadersiz bir kadınım. Yaşayamadım. Bunları yaşadım ya, emin ol, beni bunlar hırpalamadı. Beni asıl, yaşayamadıklarım hırpaladı.” Sesi hüzünlüydü. “Bundan sonrasını anlatmak istemiyorum.” Yanaklarına sızan gözyaşlarını parmaklarının ucuyla sildi. “Anlatamam.”
“Niye?”
“Anlatırsam, bunalıma girerim. Anlatmazsam içimde kalır, iyi olmaz. Beni bana komaz bir hayat.” Gözkapaklarını kaldırdı, yalvarırcasına, “Benim düşünmeme biraz fırsat ver; çok değil, bir hafta.”
“Tamam, sorun değil,” dedim. Kalktık.