MADIMAK YANGINI

Göğün mavi sinesinden yedinci katına doğru çekildi güneş. Kuşlar sustu. Şiirini büküp cebine koydu Ozan. Otelin penceresinden aşağılara, ozanların ve yazarların eserlerine konu olan küçük insanlara, işsizlere, hamallara, temizlikçilere, hırsızlara, küçük esnaflara, imam hatip öğrencilerine, pazara gelen köylülere, kuran kursuna mensup öğrencilere baktı. Kültür Merkezinden ve valilik önünden, tekbir sesleriyle dalga dalga gelmiş, otelin duvarlarına dayanmışlardı. Ürperdi, elini cebine soktu, son yazdığı şiire dokundu. Kendi aklı dahil, hiçbir iktidarı sallamayan kör bir uğultunun içinde kaybolduğunu düşündü.

Endişeli, genç bir subay girdi salona, “içeride asker var mı?" diye sordu, olmadığını anlayınca terk etti oteli hemen. Subayın çıkışından az sonra, uğultudan biri, belediyenin, yol yapımında kullanılmak üzere otelin karşısına yığdığı taşlardan birisini alıp otele doğru fırlattı. Cam şangırtıyla indi oteldekilerin yüreğine. Pencereden çekildi Ozan. Tekbir sedalarını yüklenmiş diğer taşlar izledi taşı. Lobidekilerden bir grup, çapraz, gaileli duygularla üst kata çıktı. Ozan, semahçı ve tiyatrocu gençlerin ellerine geçirdikleri, masa, dolap, yangın söndürücüsü gibi eşyalarla lobide barikat kurmaya başlamalarından cesaret aldı. Çöp kutusunun yanında duran uzun saplı fırçaya sarıldı. "Şair böyle savaşır," diyerek, fırçayı havaya kaldırıp gençleri cesaretlendirdi. Şimdiye kadar çizdiği her desenin, uzun saplı bir fırçaya sarıldığını ve kendisiyle birlikte otel savunmasına katıldığını içinden geçirdi. Gidip merdiven basamaklarına oturdu. Aziz Nesin'in, elinde demir bir çubukla basamaklardan inişini izledi.
İkinci kata çıkanlar, pencereleri sokağa bakan odalara taşların fırlatılması üzerine, odalardan uzaklaşıp koridora ve merdivenlere sığındılar. Oteldeki bütün kaplar, yangın ihtimaline karşı suyla doldurulup, yangın söndürücüleriyle birlikte, duvar dibine dizildi.
Kenti yavaş yavaş sarmaya başladı akşam alacası. Endişeli, ağır bir hüzün çöktü kadınların duygu dünyasına. Cuma namazından çıkan cemaat, otelin önündeki kalabalıklara katılınca, uğultu on beş bini aşan uhrevi seslerle ürkütücü bir hal aldı. Öfkeli kesimler, şeriat şiarları ve tekbir sesleriyle oteli kuşattı. Korkudan büyümüş çocuk ve kedi gözleri yerleşti yakın evlerin pencerelerine.
Taşlı sopalı bir kesim, otel girişinde kurulan barikata yüklendi. Barikatı tutan semahçı ve tiyatrocu gençlerin direnişine çarpıp geri döndü. İçeri giremeyen öfkeli kalabalıkta oteli yakma fikri uyandı.
Ölümü düşünüyor, telefonla devlet yetkililerini yardıma çağıranları, çare ve çıkış arayanları, ağlayanları izliyordu Ozan. Galeyana gelen yığınlar, binaya iyice yaklaşmış, çevre illerden "takviye birliklerinin yola çıktığına dair haberler yayılmıştı. Üst basamaktan orta basamağa doğru kaydı Ozan. Eşyalar kırılmış, korkulu çağrışımlara dönüşmüş, kendi özlerine doğru çekilmişlerdi. Acılarının bilincinden süzülüp gelen çıplak şiirler dolaşıyordu dumanların içinde.
Nerden geldiği belli olmayan bir gaz kokusu yayıldı otele. Elektrikler kesildi. Ölümcül bir karanlık çöktü koridor ve merdivenlere. Aşağıda, içeri girmeye çalışan sopalı kalabalığı ikinci kez püskürttü gençler. Genç kızlar dördüncü kata çıkarıldı.
Orta basamaklardan en alt basamağa doğru kaydı Ozan. Alnını sağ avucuna gömdü. Salonda gezinen, çare ve çıkış arayan, panik içinde sızlanan sesleri dinledi. Kızını düşündü. Gençliğinin İzmir'ini, imbatı, yosun ve yasemin kokusunu, süslenip nakışlanmış atların çektikleri faytonları düşündü. Sağ elini ceketinin cebine soktu. Taptaze imgeler, alegoriler, mecazlarla doldu. Yeni yazdığı şiir, bulunduğu kağıttan firar edip, kızına sığınmış, kurtulmuştu. Yanından hızla geçenlere, öksüre inleye üst kata çıkan ozanlara, sanatçı kızlara yol verdi. Zorlu zorlu öksürdü. Üst kattan sesler, bağrışmalar geliyordu. "Hepimiz yanacağız, boğulacağız!" diye bağırıyordu folklörcü kızlardan biri.
Bir grup imam, Kültür Merkezi'nin önündeki Halk Ozanı Anıtı'nı yıkıp belediye garajına götürmekte olan belediyecileri durdurdu, anıtın Madımak Oteli önüne getirilmesini sağladı. Kalabalık coştu. "Gazanız mübarek olsun!" diye bağırdı Belediye Başkanı. Kalabalık, tekme, küfür, tükürük ve sopa darbeleri eşliğinde otelin önüne indirilen Halk Ozanı Anıtı'nı otomobillerden çekilen benzinle besledi, ateşe verdi. Tekbir sesleri derinleşerek tüm kalabalığı sardı. Anıtı saran alevler, arabaların yakılmasını tetikledi. Kentin sesi alevlere doğru çekildi. Bunu, kırılan pencerelere doğru atılan benzinli ateş yumakları izledi. Binaya yaklaşan itfaiye arabasının hortumu kesildi, tekerlekleri patlatıldı.

Oturduğu yerden kalktı, merdivenlerden ikinci kata çıktı şair. Kurtarıcı bekleyen çaresiz hayaletlerle dolmuş, ağırlaşmıştı kafası. Yükselen dumanların üst katı da kapladığını gördü. Çıktığı katın alt kattan daha sıcak olduğunu hissetti. Çocukken, tarlada çalışan anasıyla babasının, pastırma sıcağında kendisini bir ağacın altına bırakışlarını, akrebin sokuşunu, zehiri almak için kendisini bir kazan dolusu suya gömüp kaynatışlarını anımsadı.
“Yangın her tarafı saracak,” diye mırıldandı Asım Bezirci. "Devlet seyirci kalıyor, dumandan boğulacağız,” dedi Behçet Aysan. Morali bozuldu, merdivenlerden yeniden alt kata indi Ozan. Lobideki perdeler ve otelin girişindeki ahşap doğrama kat alevler içindeydi. Yerlerdeki halılar tütüyordu. Tekbir sesleriyle birlikte taşlar düşüyordu lobiye. Homurtu, koşuşma, arayış ve ağlayışlar çoğalmıştı. Gençler, terketmemişlerdi barikatı. Nefes almakta zorlanıyordu Ozan. Ağzını ve burnunu cebinden çıkardığı kağıt mendille kapattı. Çoğalan taşlar ve alevlerin baskısıyla üst kata çıktı yeniden. Dumanlara daldı, kaldığı odaya girdi. Oda koridordan farksızdı. Sağdaki yatakta, birisi vardı ama yorganın altına girmişti. Şair arkadaşı veya yazarlardan birisi olabilirdi. Dumanların etkisinden olacak hiç kimse konuşacak durumda değildi. Odadan çıktı yandaki odaya girdi. Ora da aynı durumdaydı. Dumanlar her tarafı kaplamış her taraf ısınmıştı, oradan da çıktı karşı odaya girdi. Yorganların altında insanlar vardı. Konuşamıyor bir şey soramıyordu. Öksürükler, boğuk sesler, inlemeler ve çoğalan dumanlar ve dayanılmaz bir ısı hâkim olmuştu çıktığı kata. Ağzına bastırdığı kâğıt mendille bütün odalara girip çıktı. En son girdiği odanın boş ranzasına attı kendini. Yorganın altına girdi, dayanamadı kalktı, pencereden dışarıya doğru sarkıttı kafasını, aşağıda mahşeri bir kalabalık ve tekbir sesleri vardı. Pencereden dışarı yoğun bir şekilde çıkan dumanda daha fazla duramadı. Odayı terk etti. Soluk alacak durumda değildi. Göz gözü görmüyordu. Alevlerin, çığlıkların, çatırdayan tahtaların dışında her şey yitirmişti gücünü. Yalpalayarak birkaç adım attı. Odalardan birinin girişine doğru yüzükoyun düştü. Mendilli eli artık ağzında değildi. Yoğun Dumaları soluyor, zorlanıyor, öksürüyor, terliyor ve bacaklarını karnına doğru çekerek derin derin inliyordu.
Alevler oteli iyice sarmıştı. Dışarıdaki kalabalık, içeridekilerin tamamen ölüp ölmediğini merak ediyor, otelin ikinci katına tırmanan, pencerelerden içeri girerek, ellerindeki küçük benzin bidonlarını boşaltıp inen, içeri ateş yumakları atan kundakçıları izliyordu. Ve hiç kimse, "Gereken tepkiyi gösterdik, artık çekilelim!" diye bağıran Belediye Başkanı'nı dinlemiyordu.
Yangını tekbir eşliğinde seyreden ve Aziz Nesin'i isteyen kalabalık, sonunda askerlerin binaya doğru geçişine izin verdi. Otel alevleri ile kalabalık arasında güvenlik şeridi oluşturan asker, itfaiye ekiplerinin engellenmeden çalışmasına olanak sağladı. Yangının söndürülmesinden sonra ekipler içeri girdi. Odalardan ve koridorlardan boğulmuş, yanmış semahçı tiyatrocu gençlerin, yazarların, ozanların cesetlerini topladı. Otelin alt kat penceresinden bitişikteki binaya geçip kurtulanlar vardı. Otelden çıkarılan otuzu aşkın cesetin içindeydi Ozan. Yanık cesetlerin götürüldüğü hastanede bir doktor onu tanıdı, ölmediğini fark ederek tedavi altına aldı. Gelgelelim ki ağır yanıklar içindeydi Ozan. Cebindeki şiir de ceketiyle birlikte yanmıştı. Beş gün sonra, helikopterle Ankara'ya götürülüp Ağır Yanık Ünite'sine yatırıldı. Yaşam belirtileri giderek zayıfladı, sönmekte olan titrek bir mum alevi gibi morardı.
Öldüğünde, yana yana mecalini yitirip, sararmış cılız bir ışığın altındaydı; sağ eli, şiirini korumak istercesine, tam cep hizasında, yanık gövdesine yapışmıştı.
 Mayıs-2015