ADAM

İki gündür ilaçlarını almıyor adam. Delirmiş halini yaşıyor, anlamaya çalışıyor. Uyuyamıyor. Uyusa bile toprak uyanmadan uyanıyor. Ve her zamanki gibi sonsuzluk âlemine doğru çekiliyor, dünyaya bakıyor oradan. Baktığı yerden dünya kesinlikle görünmüyor, Yıldızlar ise parlak toz zerrecikleri gibi görünüyor. Canhıraş öksürükleriyle birlikte kalkıp yattığım odaya geliyor sonra. Uyanıyorum.

Platon’un başucumda duran “Devlet”ini alıyor, evirip çeviriyor, “Mülkün bekçisi,” diye mırıldanıyor. “Güzel. Bu sizin görüşünüz. Bana göre de en büyük, en güçlü bekçi bu değil, halktır. Normal bir kulağın duyamayacağı sesleri duyar o. Tavuk gibidir, depremi önceden sezinler. Kara gecenin kara tarlasındaki kara kuzuyu, dünyanın öbür ucunda da olsa görür. Dilencidir o, dilendiği paraları dikkatle sayar, planlar kurar, zenginleşme düşleri görür. Fahişedir o. Müşterilerinin kuyruğa girmesini ister, kuyruğun uzamasından pay çıkarır, para çıkarır, hepsini mülkiyete tahvil eder o.”
Cevap vermiyorum. Uyumam gerekiyor. Çekip gitmesini istiyorum. Gitmiyor. Rıhtım taşını çağrıştıran bir yüz, varlığı ve anlamı acıya kesmiş bir çift bakış ve ana şefkatine susamış beyaz bir sakal. Zamanı durmaksızın boşaltan, işe yaramaz hale getiren bir dille, dahası, dilimi bozan bir dille konuşuyor. Gelgelelim ki, içimde gevişlenen cılız bir ses, tüm bu özelliklerine rağmen bu adamın, bir doğa parçası olduğunu, hayvanlarla birlikte gezindiğini, o konuşunca tüm hayvanların aynı anda konuştuğunu telkin ediyor bana.
“İşçidir o,” diye sürdürüyor. “Sekiz saat çalışır, şükreder, patron olma hayalleri kurar. Esnaftır o, çalıştırdıklarını iliğine kadar soyar, tapınır, hesap tutar, her semtte bir dükkân açma hevesine kapılır. Sanatçıdır, yazardır o, eserlerinin satışından alır gücünü, hatırlatır herkese devenin hörgücünü. Kadındır o, erkektir o, sahibi zamandır o, mal üreten canlı mal sahibidir, erkek sahibidir, kadın sahibidir o. Halktır o. Dindir, Kurandır o. Mülkün ahlakını, bilincini, duygusunu, dilini kurandır o”
Sesini ağırlaştırarak, yayarak ve emanet bırakır gibi bırakarak çıkıp gidiyor adam. Salondan geliyor sesi. Dinliyorum dikkatle. Sesteki ezgin ışığa takılıyor kafam bu kez. Temelsiz, sallantılı, bıçak sırtında duran vicdanımın delinmiş aklıyla düşünüyorum. Zorun, hükümran katı yüzü beliriyor gözlerimin önünde: “at bunu evden, rahat et,” diye fısıldıyor. Göz kapaklarımı indirip düşünüyorum. Bir ışıltı. Tomurcuklanan bir umudun ön sezisi: “sakın yapma, bu evde daha fazla barınamaz bu adam, çekip gider kendi isteği ile yakın bir zamanda.”
Tuvalete giriyor adam. İşiyor şorul şorul. Çenesi durmuyor, sürdürüyor ha bire.
“Yabancılaşan, şaşan, yalnızlaşan evrenin vazgeçilmez gizine, manevi iktidarına biricik merkezine yerleşir o, secde eder, tapınır, bendeleşir, şefleşir...”
Huzursuzluğum artıyor. Yorganın altına sokuyorum kafamı. Büyük bir kudretle ışıldayan zaman zerrecikleri, çalpara çiller, karanlıklar, sıradanlaşan ‘şimdi2ler artıyor. Kâbuslar ve kâbusları zenginleştiren, içinden çıkılmaz hale getiren envaiçeşit anlamlar artıyor. Kalkıyorum birden. Duvara tosluyorum. Zelzele yemiş gibi sarsılıyor dam. Sesler kesiliyor. İçime kaçıyor, aynileşiyor benimle adam.