SÖYLEŞİ

Birkaç resim galerisini gezdik. Son gezdiğimiz galeriden çıkarken, kapının yanında, Sayat Nova'yı çağrıştıran taş basma bir resmin önünde durdu, yaklaştı, resmin sağındaki yazıyı okudu. Kaldırımda yürürken, "hiçbirinden zevk almadım," dedi. Duyularını minyatür inceliği ile işleyen yetenekleri arıyordu kırk yıldır. "Kırkına kadar hayatı kendime mal ede ede yaşadım, kırkında kendimden vazgeçtim ve rahatladım. Otuz sekiz yıldır rahatım. Kötü eserlerle karşılaşınca rahatım bozuluyor.Sorularını, galerileri gezerken sor," demişti. Ama soramadım. Zihnini, gördüğü her figürün, her rengin zihninde devindirdiği ve kendi kendine mırıldandığı için rahatsız etmek istemedim. Bu kadını en iyisi National Galeri'nin kafeteryasına götürmek, orada karşılıklı oturup deşmek, konuşturmaktı. Teklifimi kabul etti. Yere tebeşirle resim çizen ressamların ve güvercinlerin arasından geçip galeriye girdik. İkinci kata çıktık. Gittim bir tabak kremalı kekle bir bardak kahve getirdim, önüne koydum. Ölgün, kavram karşıtı bakışlarla, ama usul ve efendice atıştırmaya koyuldu keki. Kahvesinden ilk fırtı çekerken, "sorularını şimdi sorabilirsin," dedi. Defterimi kalemimi çıkardım, sordum ilk sorumu.Bakışlarını yan masada bıdırdaşan kadınlara doğru devirdi. "Beni hayallerimin dışına atan bir soru bu," dedi. "İster Türk olsun isterse Ermeni, her ikisi de, 1915 noktasında, (istisnaları saymazsak tabi) halkın düşünme ve yaşam tarzı tarafından esir alınmış bir edebiyattır. Halktan kurtulamadıkları için gerçekle ve tabi uzun vadede de halkla bütünleşme fırsatını kaçırmışlardır."<br>"Edebiyatımız susmayı tercih etmiştir.Edebiyatınız sadece susmayı değil, inkarı da tercih etmiştir. Bin yıllık bir uyruk yaşamdan sonra, kendi çocuklarının üzerine yıkılan bir uygarlığın dramını yüreğinde hissedememiştir.Devlet baskısı.Güzel ama, gerçek bir edebiyat devlet baskısına karşı yükselir. Zıt noktalarda, aynı sorunları yaşıyoruz. Ermenistan'da da bir devlet baskısı vardır edebiyat üzerinde. Bunu görmezlikten gelemeyiz. Edebiyatçıyı bu baskı ile Ermeni halkının büyük jenosit acısı güdümlüyor. 1915 söz konusu olunca, herkes jenositten sözediyor. Gayet güzel. Güzel ama bir de işin öbür yanı var. Taşnak ve Hınçak partilerinin kıyım ve suikastleri var. Büyük jenositten sonra, Rus Ordusuyla birlikte gelen Ermeni ordusunun bazı intikam kıyımları var. Ermeni edebiyatı bunlara pek değinmiyor. Bu edebiyat, işin bu yanını görmezlikten gelince veya inkar edince, sizin büyük inkarınız karşısında yeterince etkin olamıyor.Milli düşmanlık, her iki ulusun da bilinç altına yerleşmiş.Doğru," dedi. "Rahmetli babamla annem yıllarca tartışıp durdular bu sorunu. Babam, anneme göre nispeten daha objektifti. Ermeni yetim okulunun etkisi olmalı. Annem biliyorsun Türk'tü, İstanbul'un çeşitli liselerinde edebiyat öğretmenliği yapmıştı. Bir ermeni jenositinin olduğunu ölünceye kadar kabul etmedi.İkinci sorumu soruyorum. Kırk yıllık yoğun okumanın ve yazmak isteyip de büyük bir maharetle hiçbir şey yazamamanın verdiği sıkıntıyla arkaya yaslanıyor."Bilemiyorum," diye mırıldanıyor. "Bir felaket yaşandı. Bu felaketten, felaketin çığlığına ve çapına uygun bir edebiyat doğmadı. Niye doğmadı. Düşünmek lazım. Tüm canlıların uğrağı, insanın akli ve vicdani uğrağı haline gelmedikçe bu felaketler, bu kısırlıklar sürer.İyi veya kötü, yine de bir edebiyat var. Bu edebiyattaki ermenileri konuşalım.Tanzimat ve cumhuriyet döneminin Türk edebiyatında iyi ve kötü Ermeniler vardır. İyi Ermeniler genellikle zenaatçıdırlar. İş ve sanat dünyasının bu unsurları uslu, geçimli ve kanunlar karşısında uysaldırlar. Kötü Ermeniler ise, Batı Ermenistan'ın muhtariyetini veya bağımsızlığını savunan siyasi partilere, silahlı gruplara mensup Ermenilerdir. Bunlar, batılı büyük devletlerin kuklaları olarak gösterilirler."Bardağı kafasına dikti. Yetmiş sekiz yılın boynunda yarattığı mor halkaları izlerken anamı anımsadım. Bir kahve daha istedi, gittim getirdim. Türk romanlarında fenerle Ermeni aramaya, bulduklarını ise çözümlemeye koyuldu. Verdi veriştirdi. Batıda çıkan eserlere kaydı çenesi birden. Onları da tek yönlülükle payladı. Türk edebiyatına döndü yeniden. Bulanır gibi oldu bilinç akışı.Bazen İnceliğe çekiliyor, Türk edebiyatının suskunluğunu, inkarını, üzerindeki ağır baskıyla birlikte iyi alımlamaya, anlamaya çalışıyorum, ama çıkamıyorum işin içinden.Peki," dedim, "Türk edebiyatında hiç sevdiğin yazar yok mu?Sait Faik'in tarzını seviyorum," dedi. Kahvesini karıştırırken eli titriyordu. "Varlık aleminin karşısında önyargısız, son derece adil bir duruşu var. Bilinçdışı, düşlem dışı hoş bir yalınlığa giriyorum onu okuduğum zaman. Mavi deniz ışığına, masumiyete ve yalınlığa bir çağrıdır onun öyküleri, şiirleri. Yaşar Kemal'in de tüm yönleri ve ayrıntılarıyla halkı kucaklamasını seviyorum. Yaşar Kemal, 1915'de terkedilmiş, dağılmış bir yuvanın önünde vicdan azabı çeken ve kendilerine bedava sunulduğu halde o yuvaya girmeyen insanların soyundan geliyor. Nazım'ın şimdiye kadar halktan gizlenen şiirindeki o vicdan sızısını seviyorum. Kürt dağlarında Ermenilerin kesilişini ve bu kesilişin bir halkın alnında kara bir leke haline gelişini onun şiirinden çıkarıp, altmış yıl gizlediler. Gizleyenler kim? Solcu Türk aydınları.Solcu Türk aydınları diye suçlayamazsın tümünü.Acı acı gülümsüyor, "doğru, suçlayamam," dedi. "Ama suçlamak geliyor içimden.Susuyor, kafeteryaya yayılan müziği dinliyoruz. Aklımı ve duygularımı dik duruşa, sınırsızlığa, aşka ve derinliğe doğru çeken bir müzik. Üçüncü sorumu soruyorum.Ermeni edebiyatında, ilk okuduğum kitap, Yervant Odyan'ın Yoldaş Pançuni'sidir. Tabi Ermeni edebiyatı deyince aklıma ilkin yetimhaneler geliyor. Sonra da bir asır öncesi, Sayat Nova. Yetimhanelerde öncelikle iki sima çıkar önüme hep. William Saroyan ve Misak Manuşyan. Saroyan, Amerikada doğmasına rağmen, köklerini duyumsatan bir yazar olduğu için ben onu, ailesinin vatanına, Bitlis'e dahil ediyorum. Onun bende derin yaşam duygusu yaratan öykülerine hayranım. Süssüz. Bitlisin karakovan balı gibi duru. Bitlis'i gezdiğini biliyorum. O mavi dağ ve göl beldesini, kendi deyimiyle, 'efsanelerin beslediği o gökyüzü'nü gezdiğinde, o balla tanıştı mı bilmiyorum.Kadının Sait Faik'ten söz ederken gözlerinde beliren duru deniz ışıltısıyla karşılaşıyorum yeniden. Dokunaklı, canlı bir iklime giriyor sesi.Çok farklı bir tarz. Amerikalılar, 'Saroyanesque' diyorlar bu tarza. Ben, yetimhane tarzı diyorum. Babası Kaliforniya'da öldüğünde Saroyan üç yaşındaydı. Annesi onu, diğer iki çocuğuyla birlikte yetimhaneye vermek zorunda kaldı. Yetimhane ile kendi halkı arasında gezinen acılı öykülerle, yetim çocuklara dair anlatılan öykülerle biçimlendi manevi dünyası. Kimseyi suçlamadan yarattı kendi edebiyatını.Saroyan'ın bazı öykülerini okudum ama Manuşyan'ı ve Sayat Nova'yı okumadım.İyi halt ettin, dercesine süzdü beni.Yazmaya hiç fırsatı olmadıki Manuşyan'ın. Felaketlerin, acıların ve yoklukların ortaya çıkardığı bir miktar makale ve şiir. Manuşyan'ı okumayabilirsin, Sayat Nova'yı okumalısın ama.Sevdiği bir insanın cenaze törenine geç kalmışcasına kalkıyor birden. Mırıldana mırıldana iniyor merdivenleri. İzliyorum.Trende devam ederiz," diyorum.Hayır hayır, moralim bozuluyor, yeter bu kadar," diye homurdanıyor.
Ocak-2015