MİHRAN USTA

Bulutlar ışıl ışıl gürledi, geyik uçurumdan düştü, köpekler uludu, kadın doğurdu. Gam uykusundan uyandı Tacim Bey, 'susun!' dedi, hayat sustu. Dışarı çıktı, kara kıyım bakışlarını gökyüzüne dikti. Ağır gemli, başı berk, seklavi kısrağına doğru yaklaştı, ata görkem katan zebercet eğerin üzerine indirdi elini. Ayağını üzengiye sokup bindi ve mağaraya doğru yola çıktı, silahlı adamlarıyla birlikte."Talandan uzak durun, tamahkarlığa hiyanete düşmeyin," diye başladı. "Adımlarınız, adımlarıma uysun, benimle hem-pa olun; seriniz serime uysun, benimle hem-ser olun; yolunuz yoluma uysun, benimle hem-rah olun; nefesiniz nefesime uysun; benimle hem-nefes olun; tehcir devrindeyiz, İblis'e uyup, mala namusa sataşmayın, anınız anıma uysun, benimle hem-dem olun."Nallar parladı, çiçekler, otlar ezildi, ırmak bulandı. Beyaz karınlarıyla alabalık ölüleri belirdi su yüzeyinde. Bulut çatlaklarından sızan ışık, gökte dönenen yırtıcıların gagalarını hançer ucu gibi alazlandırdı. Mağaraya ilkin Tacim Bey girdi. Tüm ailesiyle birlikte ayağa kalktı Mihran Usta. Eğildi, Bey'in eline sarıldı."Oturun fazla zamanım yok, gidecem.Mihran Usta'nın karısı Marinos, üç kızı, iki oğluyla birlikte mağaranın karanlık kalbine doğru çekildi. Tacim Bey, şiltenin üzerinde bağdaş kurdu, Mihran'ı da tam karşısında oturttu.;"Beni iyi dinle Mihran Usta," diye başladı. "Ben seni ve aileni, ölümün ağzından kıl payı çekip aldım. Harputlu zazalara parayı verdikten az bir zaman sonra olan oldu. Kafileyi Gölcük Gölü'nün kenarında kamilen kırdılar. Biraz geç kalsaydım, siz de gitmiştiniz. Anlatmama hacet yok, ondan sonra neler olduğunu gözlerinle gördün.Tüfek sesleri, bağırtılar, kişneyişler ve direktiflerle dolup taştı mağara; sessizleşti, karardı sonra. Karartıyı alevler izledi; altınları, cesetlerin gizli ceplerinden, yemenilerinden, iskarpinlerinden, apış ve meme aralarından, diş katarlarından küllere doğru açığa çıkaran alevler... Mağara ısındı. Bebeğine sarılarak sessiz sessiz ağlamaya başladı Marinos. Ceset sessizliği çöktü ustanın iç dünyasına."Bak, yedikat gökte yetmiş bin yıldız şahidimdir," diye sürdürdü Tacim Bey. "Peygamber efendimizin sözüyle sana söz veriyorum, deniz süngeri ıslattığı, Hira ve Sebir dağları yerlerinde kaldığı sürece, seni ve aileni koruyacağım. Ben köyde olsaydım, sizi gizler, kafileye katmazdım. Her neyse olan oldu, şimdi beni iyi dinle."Tacim Bey'in vahiy bildirircesine ciddileşen ve mağarayı tinsel derinliğe doğru çeken sesi, dinleyenleri boşalmış mabet iklimine soktu, sessizliği ve dinleme dikkatini pekiştirdi.Senin de doğup büyüdüğün bu köy, bir karınca köresiydi, furuzan bir kandildi, tehcire katıldı, boşaldı, alevi söndü. Sen ustalar ustası bir adamsın Mihran. Demircisin, marangozsun, duvarcısın, dişçisin, berbersin, nalbantsın, cerrahsın. Bu dünyada senin elinden gelmedik tek bir iş yoktur. Bu köyün sönen alevini sen uyandıracak, ömrümüzü sen şu'le-dar edeceksin. Ben seni ve aileni kurtardım, sen de bu köyü kurtaracak, kurtuluşunun şükrünü ödeyeceksin. Senin ustalığın, muhtaç köylere de uzanacak, köyümüz senin sayende bütün bu havalinin yüzük taşı haline gelecek.Bilincin, gerçeğin ve özün doğurduğu karanlık mesafelere yayılmıştı Mihran'ın iç dünyası. Kafasını göğsünden usulca kaldırdı, tarla ekip biçmenin dışında hiçbir el sanatından anlamayan muhtaç ve çaresiz köylülerin şikayetlerine, arayış çabalarına doğru kaydırdı aklını. Tehcir kafilesine katılıp göl kenarında öldürülen akrabalarını ve ustası seksenlik Bedros'u anımsadı birden.Köy maharetinden, kollarından oldu. Tek başına ben ne yapabilim ki..."Köy, sol kolundan oldu, Mihran Usta. Sen köyün sağ kolusun, aklısın. Hiç merak etme, köyün sahipsiz kalan toprakları, değirmeni, demirhanesi, uhtemdedir, emin ellerdedir. Mühim olan şimdi seni ve aileni korumamız, askere kaptırmamamızdır. Bunun için ortalık yatışıncaya kadar bir süre daha burda kalmanız lazım. Bu süre içinde, sen iki çocuğunu sünnet et.Bakışlar Marinos'un yanıdaki beş ve yedi yaşlarındaki çocuklara çevrildi.Ben de civar köylere bir bakayım, bulabilirsem bir sünnetçi getireyim, o da seni sünnet etsin. Sünnet şarttır. Bir ihbar olur da yakayı ele verirseniz benim sizi sahiplenmem kolay olur. Bunlar müslümanlığı seçti derim, olmazsa, Harput'a gider Ağa Mahallesi'ndeki Palulu imamları görür, Abdürrahim Hocayı sokarım araya. Kurtarırım sizi." Mihran Usta'nın, kafası kantarmalı katırlar gibi düşündüğünü aklından geçirdi Tacim Bey. Üzüldü, endişelenir gibi oldu. "İnananın inancı, sünnetle, ustura yarasıyla değişmez Mihran Usta. Sünnet olun, inancınızı da sürdürün. Hiçbir güç, otu ot olmadığına inandıramaz.Karısına ve çocuklarına doğru çevirdi kafasını Mihran. "Senin sünnetçi aramana hacet yok, beyim," dedi. "Çocukları da, kendimi de ben sünnet ederim.Güzel. Aile dağılması olmadan sizi koruyamam. Bunun için karının Pertek'te Yusuf Ağa'yla evli görünmesi lazım. Bebeğiyle beraber onda kalsın. Yusuf ağa yaşlıdır, kötürümdür, fazla yaşamaz. O ölene kadar ortalık biraz durulur, ölünce de karına kavuşursun. Kızlarından birini kendi oğluma, birini de kardeşim Cemal'in oğluna beşik kertmesi yapacam. Büyük oğlunu da, yaşı biraz küçük ama sünnetten hemen sonra, marabalarımdan Kamil'in kızıyla evlendirecem. Seni ve aileni korursa işte bu akrabalık bağları, bu dağılma koruyacak.Acı ve dehşet içinde kalmıştı aile. Keklik ötüşleri başladığında Tacim Bey, kadını, beneğini ve iki küçük kızını aldı, Sünnet anında çocukları tutması için kirvelik bir adam bırakarak, marabalarıyla birlikte mağarayı terketti.Gidenleri, gözden kayboluncaya kadar, iki erkek çocuğuyla birlikte ağlayarak seyretti Mihran Usta. Gökyüzüne baktı uzun uzun. Çocuklarıyla birlikte mağaraya girdi sonra. Alnını ateşin alnına dayayarak oturdu. Tacim Bey'in marabası da girdi içeri; kadının ve kız çocuklarının kendi atına bindirilmiş olmasından dolayı hüzünlüydü. Ailenin dağılmasına atıyla aracılık etmiş, zoraki bir kirveliği de üstlenmek zorunda kalmıştı. Mihran Usta'nın karşısına oturdu, beraberinde getirdiği çuvalı açtı. Çavdar ekmeklerini, çökeleği, yağı çıkardı. Torbanın dibinde, katlanmış bir halde duran beyaz bezi aldı, açtı, kılıfı içinde öylece uyuyan usturayı Mihran'a uzattı.Bu duruma düştüğüm için üzgünüm usta," diye mırıldandı. "Beni tanımazsın, ama ben senin namını, hünerini, hakseverliğini duymuşum. Sana güvendiğim için sırrımı söylemeden edemeyeceğim.Adam sustu, alevlerin dalgalandırdığı mağara karanlığında ışıldayan çocukların gözlerine ve usturaya baktı. Pepug kuşunun ötüşü geliyordu diş diş derinleşen uçurumlardan.Nedir sırrın?"diye meraklandı Mihran Usta.Adam yutkundu. Çevresini süzdü bir kez daha. Çocukların duyamayacağı bir şekilde sesini kısarak, "Ben de Ermeni'yim," dedi.