DİL ATEŞİ

Nenemin ölümünden bu yana tatlı ve çekici bir dil ateşine tutuldum. Çocukluğum, gençliğim o adsız dengbejin ( ona bu adı takmıştım) masallarını, süzülmüş, duru söylemlerini dinlemekle geçmişti. Çok güzel bir kadındı. Dilinin ışıltısını gözlerinde, kınalı saçlarında, gülümseyişlerinde, duygularında izlemeye nasıl da alışmıştım. Ölümünden iki ay sonra, onu onun diliyle anlatmak, dolayısıyle kendimi, yani ömrümün özünü özetini, yaşadığım her anın, her ayrıntının bastırılmış hesapsız hürriyetini anlatmak isteği, karşı konulmaz bir güçle benliğimi sarıp sarmaladı. İçimde zaten çocukluğumdan bu yana, özellikle okul sıralarında kendimi kendi dilimle başkalarına anlatamama gibi düğümlenmiş kör bir sıkıntı vardı. Beni günün ve tarihin dışına iten bu habis sıkıntıdan, yazarsam kurtulacağımı sanıyordum.Kararımı verdim, newrozun ertesi günü başladım yazmaya. Yazdıkça özgürleştiğimi ve nenemin diliyle birlikte dirildiğini, sayfalardan bana gülümsediğini hissettim ve tüm zamanımı yazmaya hasrettim. Yazdıklarımı bir yandan da çevremdekilere okuyor, görüşlerini alıyordum. Anılarım bir yıl içinde üç yüz sayfaya erişti. Kitabımı sonuçlandırayım derken, bir manga jandarmayla yüz yüze geldim. Başçavuş, "yazıp köylülere okuduğun yazıları hemen getir," diyerek, askerlere evi aramaları emrini verdi.Bir kuşluk vakti, anamın ve köylülerimin üzgün, korkulu bakışları altında kelepçelenerek şehre götürüldüm. Savcının huzurundaydım ertesi sabah. Bana, "yasak bir dille kitap yazıp köylülere okumanın suç olduğunu bilmiyor musun?" dedi. Anlattım. Duygularımı ve yaşam öykümü efendice dinledi ve sonra daktilocu bayana dönerek, dürüst bir dille yazdırdı. İfadem bittikten sonra, beni adliyeye getiren aynı ekip kelepçe taktı bileklerime, cipe bindirip, cezaevine götürdü doğruca. Cezaevinin giriş kapısından adımımı attığımda dilimi yitirdiğimi anladım.Bir hafta sonra anam ziyaretime geldi. Tek başınaydı. Babam hastalanmıştı. Kadın, ince uzun yüzünü iki demirparklığın arasına sokup, ağzını açar açmaz, yanındaki gözcü gardiyan, "bu dille konuşmak yasaktır," diye çıkıştı. Anamın ana dilinin dışında başka bir dil bilmediğini anlatmaya çalıştım gardiyana. Dinlemedi. Bunun üzerine , "bir tercüman aracılığıyla konuşalım," dedim. "Bu cezaevinde şimdiye kadar tercüman kullanılmadığı için tercüman yok," dedi. Çaresiz, görüşme süresince, iki lal gibi birbirimize baktık, gülümsedik. Doğrusunu söylemek gerekirse, yasak yararlı oldu. Ben orada ilk defa, gözlerin ve duyguların dilini keşfettim. Bu bana, cezaevinin girişinde yitirdiğim dilimi kazandırmakla kalmadı, dile olan tutkunluğumu da derinleştirdi. Görüşmenin sonunda anama, bundan sonra görüşmelere hep tek başına gelmesini söyledim. Tek bir cümle de olsa yasak dille konuştuğum için gardiyanın sus işaretiyle karşılaştım.Üç ay sonra mahkemeye çıkarıldım. Tüm hikayemi ve niyetimi anlattım hakime. İyi bir insandı. Üzüldüğünü söyledi. Savcının aksine, ülkeyi bölme diye bir derdimin olmadığına inandı, hafifletici sebeplerden söz etti, savcının istediği cezadan çok daha az bir ceza verdi bana. Dokuz ay yattıktan sonra çıktım. Kitabımı alamamış, ama dokuz ay boyunca, anamın iki farklı dilini, göz ve duygu dilini öğrenmiş, her insanın göz ve duygu dilinin de farklı olduğu, bir başkasınınkine benzemediği sonucuna varmıştım. Dilimi ve yaşam hikayemi, eskisinden daha dokunaklı, daha derin yazabilirdim artık.Zamanımı çoğaltmak için ihtiyaçlarımı azaltmam gerekiyordu. Kitabımı yeniden yazacağımı söyledim anama. Kadın, yazma tutkumun beni hayata bağladığını anlamıştı. "Şehre git, dayının evinde yaz," dedi. "Burda yazarsan seni yine ihbar ederler." Kabul etmedim. "Burada dil daha güçlüdür," dedim. "Kuşlar, çiçekler, dağlar, ırmaklar, her şey dilimin gücünü çağrıştırıyor bana. Dağlarda kalacağım." İnadımı bildiği için birkaç ay yayla evinde kalmamı söyledi. Anlaştık. Kitabımı yazmak için kışa kadar yayla evi ile mağarada, kışın ise dayım gilde kalacaktım. Yayla evinde kaldığımı kimse bilmeyecek, yiyeceklerimi anam getirecekti.İlkin, dağ keçilerinin kaldığı mağaraya yerleştim. Anın ummanına burada daha derin dalabileceğim kanısındaydım. Az ötede, bir pınar vardı. Yekpare bir kaya deliğinden kaynayarak yöresini çiçeklendiriyordu rengarenk. Zirvedeki kayalıklara kartallar yerleşmişti. Vadiyi arada bir ırgalıyorlardı çığlıklarıyla.Akşama doğru anam gitti. Kalktım, kuru odun topladım, su getirdim. Gün battı, cırcır böceklerinin, kurbağaların, baykuşların birleşik korosuyla birlikte karanlık çöktü. Gerçekliğin kavramları teptiği bir yerdeydim artık. Ateş, yüzümü, ellerimi ve mağara kayalarını ayna gibi parlatıyordu. Dilimin canlandığını hissettim. Defterimi açtım hemen, kopya için bir karbon kağıdı yerleştirdim ilk yaprağın altına, alevlere doğru yaklaştım, tarifsiz bir hırs ve hazla yazmaya başladım.İki ay sonra, anam ilk kez babamla birlikte geldi. Babamı seviyordum ama, varlığı terkettiğim varlıkları anımsattığı için görmek istemiyordum pek. Başkalarının sırrını kendi sırrının gözüyle gören garip bir insandı. Babamın isteği üzerine yayla evine geçtim. İki ay içinde yüz sayfa yazmış, yazdıklarımı anama okumuştum. Kadın boynuma sarılmış, "Başka iş yapma oğlum, bundan sonra hep yaz," diye ağlamıştı.Yayla evine geçtiğimin üçüncü gecesi, hiç beklemediğim bir şey oldu. Kadınlı erkekli on üç silahlı insan karanlıktan çıkıp eve girdi. Şaşırdım, korktum, sevindim. Dışarı iki nöbetçi diktiler ve bol odunla beslediğim ateşin etrafında oturdular. İlkin nenemi, sonra hikayemi anlattım davetsiz misafirlerime. Beni büyük bir dikkat ve hüzünle dinleyen, ekibin komutanı olduğunu tahmin ettiğim kadın, "sen güzel bir arayışa çıkmışsın, dilini arıyorsun," dedi. "Biz de aynı durumdayız. Biz silahlarımızla arıyoruz dilimizi, sen kaleminle." Silahlarına baktım, korktum. Suçtan doğan bir erdemin suçsuz edemeyeceğine takıldı aklım. Benimle ve kendi aralarında konuşurlarken, ana dillerini kullanmıyorlardı. "Kendi ana dilinizle konuşursanız, kendinizi daha iyi ifade etmiş olursunuz," dedim. "Doğru," dedi kadının yanında oturan delikanlı. "Kendi ana dilimizle konuşursak, hem kendimizi iyi ifade etmiş oluruz, hem de diğer diller daha iyi anlar bizi. Ama kendi ana dilimizi iyi bilmiyoruz. Şu konuştuğumuz dili, yani zoraki öğrendiğimiz dili de iyi bilmiyoruz."Yazdıklarımı alev aydınlığında sayfa sayfa çeviren kadın, "sadece bizler değil, konuşamadığımız diller de acı çekiyor," dedi. Ezenlerden söz etti. Evet, ezenler belliydi, biliyordum, tüm parmaklar onları gösteriyordu. Parmakların göstermediği bir gerçek daha vardı. Hepimizin, hepimiz tarafından fena halde ezildiği gerçeği.Kafasını sayfalardan kaldırdı, yüzüme baktı kadın. "Yazdıklarını kimse cesaret edip basmaya yanaşmaz. Yazmayı sürdür. Yazdıklarının bir kopyasını bize ver okuyalım, bakalım belki beğenir, bir daha gelişimizde diğerini de alır, kitap olarak bastırırız"Duyduklarıma inanamadım. Körpe sevinçlerle dolup taştım. Dilimin kitap haline geldiğini, elden ele dolaştığını, kendi iç zenginlikleriyle yaşamı zenginleştirdiğini hayal ettim. Misafirlerimin davetsiz gelmediklerini, nenemin ruhu tarafından davet edildiklerini aklımdan geçirdim. Dayanamadım, ayağa kalktım, tek tek kucakladım misafirlerimi.