ZEHİR

İlkin Sokrat’ın yaşamını inceledim. Hallacı Mansur’a geçtim sonra. Kendimi alamadım, ordan Osmanlı tarihine girdim. Baba İshak, Şeyh Bedreddin, Nadajlı Sarı Abdurrahman, Molla Lütfi, Molla Kabız derken, yoruldum, kendimden geçtim. Sobanın yanında, keçi postunun üerinde biraz dinleneyim derken uyuyakaldım ve garip, garip olduğu kadar da ayrıntılı ve alengirli bir rüyaya kaptırdım kendimi. Kocaman bir çocuk yüzü belirdi pencerede. Ve aniden silindi.Sesim, TEK’leyerek Batı Yakası’ndan geldi. Şahin avazı gibi berraklaştı gökkubbe. Birbirlerini iç içe doğuran tınıların odak noktasındaki gölgeye doğru ilerledim. İçtiği feyz cürasıyla, kendi yüreğinde barınmayı ahlak haline getiren Barak Baba’yla karşılaştım birden. İşaret parmağını kaldırdı,“Zehir seferberliği var, benim gibi giyin,” dedi.Göbekten yukarımı çıplak bıraktım. Göbek aşağısına kırmızı bezden bir futan bağladım. Saçımı, kaşımı ve sakalımı kazıttım. Kelleme keçeden bir külah geçirdim. Külahın iki tarafına birer manda boynuzu rapdettim. Küçük çanlardan ve boyalı aşık kemiklerinden oluşan bir kolye geçirdim boynuma. Elime ise gayet uzun ve heybetli bir nefir aldım.Açlıktan kemikleri ayan olmuş çıplak çocuk yığınlarının arasından geçtik. Baba Tahir-i Üryana ait beyitlerin harflerine ayrışıp insan suretinde gezindikleri yerde durup , nesnelerin iç seslerini dinledik. Töz ile törenin çatışmış, ufalanmış, cinnet halini almış zibilinde uyuyan yalın bilinç, kellesini hafif kaldırınca, her kütükten bir çıra çıktı. Kargalar sustu, papağanlar konuşmaya başladı. Varlığını kendi boşluğuna doğru devindiren serkeş eşek, sırtındaki atlas çulu attı, baharat bedestanından çıkıp, sahaflara girdi. Zıtların mükabele ve müsademe zemini, kırmızıdan defne yeşiline doğru evrildi. Mevtalar dirildi. Mabed avluları ve musalla taşları arasında mekik dokuyan seçkin zevat derin bir nefes aldı. Kurşun kepenkli, rahleli, seccadeli dükkânlar hayale daldı. Çocuk pencereyi açtı.Zihnin doğal ışıltısından, korkunun alaca karanlığına doğru kaydık. Delikleri kararmış demir kalburlarların, göz deliklerinin, yamulmuş bilinç kiplerinin arkasında durduk.Zehir seferberliği, ilk adımını şanına uygun bir şekilde attı. Kainatın kör noktası temizlendi. Temizlenen yere, ucube sakallı bir yontucu, kaide olarak mermerden bir baldıran krateri yerleştirdi. Kaidenin üzerine hiç yüksünmeden, rehavete kapılmış bir bronz at heykeli dikti. Atın üzerine “ATİNA” yazdı. Atın kuyruğuna yine bronzdan bir sinek kondurdu. Sineğin üzerine de “SOKRAT” yazdı.  Appollonik ve Dionizik armoninin büyüsüyle büyüdü ve trajik bir şekilde ışıldadı anıt; herkesi etkiledi. Açılışı görkemli oldu. Harirle dokunmuş halıların serildiği ön sırayı, alimler, abidler, muharrirler aldı. Zatı muhteremden enseleri kavi, bakışları mülayim ve semavi olanlar yeşil koltuklara yerleşti. Güzide sarraflar, badem bıyıklı karunlar, ribahurlar, buz üstünde bina kuranlar, bilcümle mal, melanet ve menzil sahipleri ikinci sırayı tuttu. İç içe geçen çemberlerin en dış kesiminde, kum gibi kaynayan bir derinti deryası dalgalanıyordu. Çocuk, dikkatini en çok bu kesime, açlıktan köpük kusan, düğün arpasıyla at besleyen, kasaptaki ete soğan doğruyan , çaydaki balığa yağ kızartan, tek kanatla uçan, gariban, adembaba cümbüşüne yöneltti , heyecanlandı ve bu kesime doğru uçurdu balonunu.Açılış konuşması için kürsüye Şeyhül Muharrir Hacı Gudbeddin Baba çıktı. “Zurnazen Mustafa Paşa’nın Dört Saatlik Sadrazamlığı”, “Molla Kabız’ın Zındıklığı”, “Kâbusname’de Yıldızlardan Geleceği Okuma” adlı kitapların çok ve yok satan bu dıbız kafalı, kara kırnak yazarı, elini kaldırıp alkış tufanını selamladı. Ebedi barışın geldiğini, maraz ve elem sisinin, İblis ikliminin dağıldığını şirin bir dille anlatmaya başladı. Bir ara durdu, işaret parmağını Barak Baba ile birlikte beklediğim yere doğru uzattı ve kürsüye çağırdı beni. Şaşırdım. Kendimi bir anda kürsüde buldum. Şeyhül Muharrir, elindeki boş baldıran kadehini göğün Sidre Makamı’na doğru kaldırdı ve bana verdi.“Ebedi barış için, anaların ağlamaması için gerekirse içeceğiz!” diye bağırdım‘Sen de mi?’ dercesine gülümseyip, kafasını salladı Barak Baba. Derinti deryanın köçeği, zilli kasnağa geçirilmiş kursak zarını tefleyerek deryayı coşturdu. Meydan, yek dil, yek nefes,“ZEHİR! ZEHİR! TEK! TEK!” şiarlarıyla inledi.Şeyhül Muharrir, kadehi elimden aldı, işaret parmağını uzattı, ŞER tekkesinden ayrılıp ZEHİR tekkesine yeni geçen müridi kürsüye çağırdı. Semirmiş, nefsini ve gövdesini kemali afiyetle imar etmiş güleç adam, alkışlar, tezahhüratlar eşliğinde kürsüye geldi, boş baldıran kadehini Akil’in elinden aldı, önce bronz atın kuyruğundaki sineğe, sonra da kitleye doğru uzattı,“Kırk yıllık tekkemi terkettim, buraya zehir içmeye geldim!” diye gürleyince, sloganlar yeniden başladı.Çocuk korktu, “Anne çabuk gel, adam zehir içecek,” dedi.“Aldırma oğlum , kadehler boştur,” diye mırıldandı Kadın. Pencereden bağıran kalabalığı , TEK’leyen kürsüyü ve sancaklı evleri seyrederken korktu. Gitti dolaptan TEK bir sancak çıkardı, TEK başına, TEK pencereden, TEK’leyen kalabalığa doğru sallandırdı.Gözlerimi açtım, soba camının arkasında parlayan ateşe baktım. Mart-2013.