GARO

Gece yağan yağmur, şafağa doğru gücünü yitirdi. Horoz ötüşlerinden sonra, bebek tebessümü gibi açıldı gökyüzü. Peş peşe çataklanmış iki eşek, pazar yerine yaklaştı yükleriyle. En önde ilerleyen ve semeri sırt yağırını kanlandıran yaşlı eşek durdu, şafak alazının güvercin göğüslerinde rengarenk arınışına, ahenge duruşuna verdi dikkatini; dayanamadı, zaman öncesinden gelip, zamanı içine çeken, yorgunluğa ve acıya dönüştüren bir güçle anırdı. Az sonra, yağ ve peynir yüklü devesiyle, bir başkası geldi. Onu başkaları izledi. Sesler çoğaldı, birbirlerinin yükü ve giderek tüm pazarın yükü haline geldi. Yere serilen örtüler üzerine mallar yığıldı, tezgahlar kuruldu, pazar şenlendi.Renk haleleriyle uç verdi güneş; doğuş ve çıplaklık hissi yaratan, altın bir sini gibi çıkıp oturdu göğün kıyısına. Az sonra, bir dizine çocuğu, kaz çobanı gibi önüne katıp getiren Tahir Efendi ile oğlu Ömer göründü. Sığırlarla koyun kümelerinin arasındaki küçük boşluğa doğru ilerledi. Boşlukta durdu, kendi boşluğundan durmaksızın dışarı fırlatılan, helecanlı, huzursuz bir adam gibi pazarı süzerken, "burası uygundur," diye mırıldandı. Dokuz ile beş yaş arasındaki yedi erkek çocuğu, sebilhane bardakları gibi yan yana dizdi. Dört ile altı yaş arasındaki kız çocukları ise erkek çocukların karşısına yerleştirdi.Tahir Efendi'nin on bir yaşındaki oğlu Ömer, babasının başla demesiyle, elini kulağının dibine koyup, çiçek bozuğu bir sesle bağırmaya başladı:"Sağlam çocuklar, erkek çocuklar, kız çocuklar! Tanesi üç mecidiyeye, kuzu fiyatına!"Ses, zavallılığından ve ilan ettiği malların farklılığından dolayı diğer sesleri tepeledi. Pazarda dolaşan kelleler, çocukların dizildikleri yere doğru çevrildi. Pazarı sürekli dolaşan, aksakallı, yetmişbeşlik Bekes Usta geldi ilkin. Durdu, çocukları tarifsiz bir muhabbetle izlemeye koyuldu sol gözüyle. Beş parasız, nana muhtaç olduğunu bildiği için, Bekes Usta'yla pek oralık olmadı Tahir Efendi. Bekes Usta'dan sonra. Tilki yüzlü keçi sakallı bir adam geldi. Başpiskopos Tappuni'nin, tehcir kafileleri, esir pazarları ve köylerden çocuk satın alan adamlarından birisiydi. 3500 silahlı adamıyla, Teşkilatı Mahsusa'nın Muş tehcirini üstlenen Mutki Aşiret Reisi Hacı Musa Bey'in büyük tehcir kafilesinden kaçıp Rıha'ya gelmiş ve kendini ustaca gizlemiş bir nalbanttı. Tahir Efendi ile tokalaştı. Alıcı gözle kızları süzdü ilkin. Tahir Efendi'nin teşvik edici, yardımsever, insani vaazlarını dinleyerek, oğlanlara doğru devirdi gözlerini sonra. Küçüklerinden iki kız ile bir oğlan seçip pazarlığa başladı. Pazarlık, Ömer oğlanın bağırarak ilan ettiği fiyatların doğru olmadığını açığa çıkardı. Keçisakal, kızların her birinin iki, oğlanların ise bir buçuk kuzu fiyatına satılmak istendiğini öğrenince, "hani kuzu fiyatınaydı, üç mecidiyeydi?" diye itiraz etti. Tahir Efendi, "fiyatlar, kuzu fiyatından başlıyor," diyerek, oğlan katarının en sonunda duran, tek gözlü, fırtılıklı küçük çocuğu gösterdi. "Şu çocuk bir kuzu fiyatınadır, almak istersen al." Yatağına işediği için sabahleyin ev hanımının dayağını yiyen tek gözlü çocuğa baktı Keçisakal. Körelmiş göz çukurunun yanıbaşında opal gibi ışıldayan, kızartılı, çapaklı tek göze ve burundan akan sümüğe odaklandı. Acıdı. Almak istedi. Başpiskopos Tappuni'nin, "salgın var, hastalıklı çocuk getirmeyin," sözünü anımsayınca vazgeçti. Kesesini çıkardı, mecidiyeleri avucuna saydı Tahir Efendi'nin. "Bağışla ya Rab fazlın ile," diye mırıldanarak çevresindekileri kesti, üç çocuğu alıp gitti.Çocukları çember gibi saran pazar sakinlerine Amed, MÊRDÎN, Wêranşar ve Cîzra Botan'daki esir pazarlarının çocuk ve kadın fiyatlarını anlatan Çopur Avdil, geride kalan kızlardan üçünü alıcı gözle süzdükten sonra, "gel seninle anlaşalım Tahir Efendi," dedi, "bu üç sabiyyeyi bana sat."Fesini alnına doğru itti, ensesini tatlı tatlı kaşıdı Tahir Efendi. Zabitlere ve varlıklı insanlara çocuk satan Avdil'in paralı olduğunu biliyordu. Müşteri sıkıntısı da yoktu."Daha şimdi, gözlerinin önünde, her biri altı mecidiyeden iki kız sattım. Zorlama beni. Üçü de peluzedir, kapıkuludur, güzeldir, çalışkandır, illetsiz, zilletsizdir. Aha bu gördüğün, Kaspo ailesinden bir kızdır. Mana ve meftunluk ehli bir adamsan, zaten anlarsın ilk bakışta. Pazarlık yapmazsın benimle. Benden almak zorunda da değilsin. Git, dili terazisi bozuk bir yığın adam var, onlardan al."Bakışlar, dokuz yaşında, uzun, ince boylu, karayağız, kocaman gözlü kıza yöneldi. Kalabalıktan biri, "onu ben alırım," diye çıkışınca, Tahir Efendi dönüp, adama baktı. Tomurcuklanmakta olan delişmen bir umudun önsezisiyle gülümsedi. "Kim daha fazla verirse o alır."Taliplerin çoğalması üzerine, iş açık artırmaya dönüştü. Kızlardan birisini Avdil, diğer ikisini de pazarlardan kadın satın alan ve Yusuf Sa'do Nano'nun dul eşi olduğunu söyleyen, kalın kaşlı, deve dudaklı, bir kadın satın aldı.Pazar, kuşluk vaktine doğru seyreldi; bilinç kırıntılarıyla yürüyen ve soluk almakta zorlanan mecalsiz bir uğultuya dönüştü. Akşam alacasında ise iyice söndü. Tahir Efendi bütün çocukları satmış, geriye sadece, satılmayı çok isteyen tek gözlü küçük çocuk kalmıştı. Bekes Usta hariç. bütün müşteriler ise çekip gitmişti. Tahir Efendi'nin içinde, pazarlıklardan kalan uğultular ile hanımının sabahleyin, "bu kör çocuğu ya sat, ya da birine ver, akşam getirme eve," sözü gezinip duruyordu. Çocuğu Bekes Usta'ya bedava verme eğilimi doğdu içinde."Herkes gitti baba, biz de gidelim," diye çıkıştı Ömer Oğlan. "Ayakta dura dura yorulduk, acıktık. Oturacak yer de yok, her taraf çamur.""Tamam, az bekle," dedi Tahir Efendi. Kendisine doğru, usul usul yalvarırcasına yaklaşan Bekes Usta ile göz göze geldi. Usta'nın sarığını, inmeli sağ gözünü, akça sakalını, yamalarını, çamurlu çarığını süzdü, yüreği burkularak. "Tahir Efendi," diye mırıldandı Usta, "Sen Allah'ın sevgili bir kulusun. Azmış yaraları, dertleri sağaltan Lokman Hekim'sin. Gel beni dinle de bu çocuğu bana ver."Acının sese işleyen gücünü hissedince umutlandı, açlığını, yorgunluğunu ve karamsarlığını bastıran tarifsiz bir sevinçle, ihtiyarı dinlemeye yöneldi çocuk."Benim iki oğlum vardı, biri Mem'di, biri de Ali'ydi. Mem, Bulgar cephesinde şehit düştü, Ali de Sarıkamış'ta dondu. Karım da bu sene rahmetli oldu. Ben yalnız kaldım. Bu çocuğu bana verirsen, benim elim ayağım olur.""Başın sağ olsun Bekes Usta. Bu çocuğu sana veririm vermesine de, ancak benim bir pare işim var.""Buyurun, başım gözüm üstüne," diye canlandı Usta."Avlumun, yola bakan duvarını örmeni isteyeceğim senden.""Benim belim, elim ayağım tutmuyor Tahir Efendi. Şöyle eğilip yerden bir taş kaldırabilsem, çekiçle vurup kırabilsem, bir değil, beş duvarını da örerim senin.""Sen merak etme," diye sırtını sıvazladı Usta'nın, Tahir Efendi. "Taşları kaldırıp, gösterdiğin yere koyacak güçlü kuvvetli bir kadın var. Ağır işlerin hepsini o yapar. Sen yeter ki göster. Hem taşların hepsi kesme taştır, kilise taşıdır."Usta düşündü. Tahir Efendi'nin satın aldığı, kehribar gözlü, esmer, oval yüzlü kadının endamı ve hüznü canlandı gözlerinin önünde. Başını çevirip, çocuğa baktı. Ölmüş oğullarının yüzlerini anımsadı. Kabul etti teklifi."Bir de unuttum söylemeyi. Yağmur yağdığı zaman benim avlu çamura kesiyor. Evin kapısı ile avlu kapısı arasına ince bir döşeme yol yapsan, sana iki çuval buğday da fazladan veririm. Gavur mezarlığından getirdiğim güzel, yekpare hece taşları var. Gösterdiğin yerlere kadın o taşları yatıracak, aralarına da çakıl dolduracak. Hepsi bu."İtiraz etmedi Usta. Pazara baktı; hırsını, tamahını, hayretini, değerini ve cazibesini yitiren, harami bir ruhla genleşip, sınırsız birer kabusa dönüşen zaman zerreciklerinin teslim aldığı, alacalaştırıp karartmaya başladığı pazara... Elini Tahir Efendi'ye uzattı, tokalaşırken, "Allah senden razı olsun," dedi.Tarifsiz bir sevinçle kafasını sıvazladı çocuğun. "Hadi bakalım oğlum, evimize gidelim," diye mırıldandı. Çocuğun elinden tuttu, yürümeye başladı. Adını sordu. Garo sözünü duyunca, gençken yanında çalışıp duvarcılığı öğrendiği, ustası Garo'yu anımsadı. "Senin adın gene Garo olsun," dedi hüzünlenerek. "Ama ben seni Memali diye çağırırım. Künyene de öyle geçer." Eylül – 2015