EKMEK KÜÇÜLÜNCE TANRI BÜYÜR

Yıllar önce, altı yaşındaki oğlumun, televizyon ekranına her çıkışında ‘yuh!’ diye bağırmasına yol açan bir başbakan vardı: John Howard. Odalardan birinde veya bahçedeyken, ‘yuh!’ sesini duyduğumda, Başbakan’ın ekranda göründüğünü anlardım.  Avustralya’nın bu Liberal başbakanı, Maori’lerin direnme çizgilerini izlemedikleri için, sayıları 300 binden 20 bine(tam kan) inen Aborcinlerin büyük tarihsel felaketi konusunda özür dilemeyi kabul etmedi. Vicdanının kapısını, toplama kamplarında, sürgünlerde, madenlerde ve çocukların ailelerinden zorla alınarak asimilasyona uğratılması kampanyalarında yok olmanın eşiğine getirilen bir halkın acısına kapadı. Sidney’de bir milyon kişinin özür dileme yürüyüşüyle başlayan halkın vicdan muhasebesi sonucunda tecrit oldu. Herif bu tecrite rağmen diretti, özür dilemedi. Halkın ayağa kalkan vicdanı, John Howard’dan sonra iktidara gelen, İşçi partisi başkanı Kevin Rudd’ın tarihle yüzleşmek ve özür dilemek zorunda kalmasına yol açtı. Onur Öymen’in Meclisteki konuşmasını ürpererek dinleyince, adamın kafası, gözlerimin önünde birdenbire değişti. Kafada ne kadar alet edevat, ağız, göz, burun, çene, dudak, saç, bıngıldak varsa, hepsi çekip gitti; yerine, John Howard’ın  o yaratılış mucizeleri gelip yerleşti. Bu metamorfik maceranın, J. Howard’a bir haksızlık olduğunu düşündüm o an. Çünkü adam, tarihle yüzleşirken, yapılan kırımları Öymen gibi savunmamış, “olanları benim kuşağım yapmadı, bundan dolayı sorumlu tutulamaz ve özür dilemeye de zorlanamaz,” demişti. Sonra düşündüm, ürpermekle, Onur Öymen’e de haksızlık ettiğimi, bu sorunun bir Öymen sorunu olmadığını fark ettim. Öymen, CHP’nin ve koca bir ulusun öve öve ululaştırarak, sidre makamına çıkardığı cumhuriyet’in, Mustafa Kemal’in ve tapındıkça Kemal’leşen bir kitlenin yolunda yürüyordu. İki büyük kırımın yaşandığı her iki yeri de, coğrafyası, insanları ve tarihiyle, az çok tanıyordum. 12 Mart Darbesi’nden sonra, kaçıp Dersim’e sığınmış, kesintisiz bir yıl dinlemiştim halkı. Halkın 38’de sığındığı dağlarda, mağaralarda kalmıştım. Dört bir yandan harekete geçen, Üçüncü Orduya bağlı demir kıtalar, katır sırtında taşınan toplar, mitralyözler; Mustafa Kemal’in işaretlediği haritalar, direktifler; topa tutulan mağaralar, elleri arkadan kendirlenmiş insanların kurşuna dizildikleri dereler, yakılan köyler tarlalar, intiharlar, cinnetler, sahipsiz çocuklar, sürgünler… Dersim’e gitmeden önce, 38’i bir isyan olarak biliyordum. Böyle bilmek, hoşuma da gidiyordu. Köylerde, yüzlerce yaşlıyı dinleyince afalladım. Bu işin, Mustafa Kemal’in ve CHP’nin, ‘Dersim’i İslah Etme’, ‘Cumhuriyeti Dersim’e Sokma’ planı olduğunu anladım. Hareketin başlayacağını, Dersim Paşası, Abdullah Alpdoğan şu sözlerle bildirmişti: “Vergi vermiyorsunuz, askere gitmiyorsunuz. Beslediğiniz her bebeğin kundağında da bir tüfek gizlidir. Tüfeklerinizi katır katarlarıyla derhal getirin.” Avustralya’nın  Anglo-Sakson egemenleri, Aborcin halkına yaptıklarını, ‘uygarlığın kıtaya yayılması, klanların uygarlaştırılması,’ amacına bağlıyorlar. Aborcin’lerin kutsal topraklarından sürülmeleri, konuştukları 250 dilden 200’ünü kaybetmeleri, çocuklarından zorla koparılarak belli yerlerde yaşamaya mecbur edilmeleri, mantar gibi biten misyoner okullarında Hıristiyanlaştırılmaları, uygarlaştırma amacının yanında bir sorun olarak görülmüyor. Ama bunlar ne derse desin, adına zaman denilen bilge, şu veya bu sınıftan, şu veya bu kategoriden insancıkları, ulusları, devletleri değil, kendi yapıcısını en iyi anlatan tarihi ciddiye alıyor. Tarihte hiçbir ulus, kendi varoluşunu, bir dilin, bir ulusun inkarı üzerine kurarak sürdüremedi. Bir zamanlar, topraklarının üzerinde güneşin batmadığı, kanın kurumadığı Britanya imparatorluğu bile boyunduruk altına aldığı ulusların dillerini, varoluş haklarını açıktan inkar etmediği halde ayakta duramadı, yıkıldı gitti. Ya Asıl mesele, Cumhuriyet, Atatürk veya CHP meselesi de değil. Orta yerde insan denilen bir mesele var. Kendisine, kendisini saran muhteşem kozmik gerçekliğin dibinden, helezonik dinamizminden değil, düştüğü derin ve daracık kuyunun dibinden bakan bir insan... Ekmek küçülünce Tanrı büyür. Yani insanın Tanrı’ya, Tanrı’nın da insana yabancılaşması ve ihtiyacı daha bir derinleşir. Köleleşmiş bir kimliğin, zincirlerini zorlaması, egemen kimlikte, egemenliğini yitirme, parçalanma, küçülme psikozu yaratıyor. Kimlik, egemenliğini bahşeden Tanrı’sına daha çok sığınıyor, ihtiyaç duyduğu gücü, birlik ve dayanışmayı O’nun şahsında ete kemiğe büründürmeye çalışıyor. Parçalanma, küçülme paranoyası, kimliği, kendi tarihindeki kırımları inkara veya savunmaya varan, bir duygu ve vicdan körlüğüne kadar sürüklüyor. Avustralya halkı, Avustralya hükümetlerini, kendi tarihleri ve vicdanlarıyla yüzleşmek zorunda bıraktı. İşçi partisi bir adım atmak zorunda hissetti kendini; çalınmış kuşak diye adlandırdıkları, ailelerden çocukların zorla alınması konusunda, egemen sınıflar ve tüm beyazlar adına özür diledi. Ama kırım sözcüğünü ağzına bile almadı. Çünkü Avustralya halkının, kırım konusunda, yeterli, bir bilgi donanımına ve baskı gücüne sahip olmadığını biliyordu. Dersim halkı, tepkisini çok iyi açığa vurdu. Mecliste Onur Öymen’i alkışlayan temsilcisini bile zor duruma düşürdü. Bu halk, değişime açık, yarı-deli, yarı-bilge halk, yani tiyatrosu yasaklanınca şehir meydanını işgal eden ve ölü veren halk, bu tavrıyla beni şaşırtmadı; köyleri yakıldığında da sesini yükseltmiş, salonları, sokakları hareketlendirmişti. Türk egemenlerini tarihleriyle yüzleştirmenin, onları vicdan muhasebesine zorlamanın yolu, ülkenin, bugünkü Dersimi de aşarak, ileri derecede Dersim’leşmesine bağlıdır. Tabi ülkenin bu egemenlerden kurtuluş yolunu, yani en güzel yolu tartışmıyorum.