EVE DÖNÜŞ

Evi, Elvan Çelebi Tekkesine çevirdiniz, diyecektim ama misafirperver bir adam olarak tanındığım için vazgeçtim. Bakışlarım, önümdeki çayın renginde yoğunlaşmıştı. Sıkıntılıydım. Felsefeci, Hazreti Sultan-ı Azam havasıyla tam karşımda oturuyordu. Adam, kendi varoluşunun özünde ya da merkezinde, kendine karşı dikilen bir başka varlığın iddialarıyla meşgul olduğu için benimle pek konuşmuyordu. Ama nedendir bilmem, adama her  bakışımda, içime bir yanma, göynüme çıngısı düşüyordu. Az sonra çat kapı açıldı, içeri Deli Bünyamin girdi. Felsefeciyi görünce, yılancık alazlamasına tutulmuş gibi huysuzlandı. Sırtında, bizim eskilerin göte küstü dedikleri kısa bir gocuk vardı. Sakalı uzamıştı. Besiye çekilmiş kaz gibi iki yana yaylanarak geldi, selam vermeden: “Haberleri dinledin mi baba,” dedi. “Yok,” dedim. “Ne oldu gene?” “30 PKK’li Habur kapısından zaferle girdiler ülkeye. 50 bin Kürt karşıladı. Karşılayanların içinde savcılar, hakimler, valiler, kaymakamlar da vardı. Görüntüleri seyredince, milli meselenin çözümüne ilişkin görüşlerim tamamen değişti. Bu görüşleri ben söyleyeyim, sen yaz, yayınla.” Felsefeci kulak kabarttı. Yine neler yumurtlayacak, inşallah Felsefeciyle çatışmaz, diye iç geçirdim. Merak etmeden de duramadım. “Neymiş görüşlerin?”  “Silahlı mücadeleyi ertelerim,” diye bir elma alıp katır kutur yemeye başladı. “Onun yerine Eve Dönüş taktiğini uygularım. Avrupa’da, Suriye’de, Irak’ta, İran’da  ne kadar lokantacı, dönerci, temizlikçi, tombalacı, ilticası kabul olmayan işsiz varsa, hepsini toplarım. Bunların içinde uzun boylu, pala bıyıklı, yakışıklı, atmaca bakışlı olanları bir kenara ayırırım. Her ay 10-15 tanesine üniforma giydirir, sınırdan sokarım. Her sokuşumda savcılar, valiler, müfettişler harekete geçer, medya yazar. Bilmem efendim, “on terörist daha geldi.” “Daha arkası var. On beş tane de gelecek ay gelecek.” “Bu sefer Kandil’den yirmi gelecek.” Yok efendim, “Mahmur’dan on gelecek.” “Avrupa’dan on beş gelecek.” “İran’dan yirmi gelecek.” Arkaya yaslanıp çay bardağını elime aldım. Baktım adam, gerçekten de teorisine inanmış, ciddi ciddi anlatıyor. Felsefeci de en az O’nun kadar ciddi bir tavırla dinliyor.“Medya birbiriyle yarışırcasına haber verecek. Her ay, her yıl bu iş uzadıkça uzayacak. Gönder baba gönder. Fazla değil, az az. Bir yıl, iki yıl, üç yıl… Batıdaki Türklere, bu haberleri dinlemekten kına gelecek. Kürt’le yatıp Kürt’le kalkacaklar. Ama gelenlerin sonu da bir türlü gelmeyecek. Sonunda Türk halkının sabrı taşacak. ‘Yeter!’ diyecek, ‘Bunların haklarını verin de, ne halleri varsa görsünler. İş bu noktaya geldi mi…” “İş o noktaya gelmeden, devlet, gelişleri durdurur,” dedi Felsefeci. Birbirlerinin söyledikleri taban tabana zıt olmak zorunda olduğu için:   “Durduramaz,” dedi Bünyamin. “25 yılda, kırk bin köyden, kırk bin ölü çıktı. Halk barışa susamış. Gelişleri durdurursa, halk devleti suçlar, ‘sen barış istemiyorsun,’ der. ‘Sen Kürt’lerin dağdan eve dönüşünü istemiyorsun,’ der. Dikkatini çekerim, bu nokta çok önemlidir. Tam bu durdurma noktasında Kürtler savaşı başlatır. Oğlu ölen Türk’ten, başına karalar bağlayan her anadan daha çok ses çıkar. Devlet sıkışır. Öyle değil mi Baba?” “Bilemiyorum,” dedim. “Bu eve her gelişinde yeni bir teori getiriyorsun; onu da bana onaylatmaya çalışıyorsun. Hükümet, Kürt halkının barış sevincini gövde gösterisi olarak algıladı. Senin dönercilere, tombalacılara dayanan sürüncemeli barış stratejini devlet engellemez. Her geleni teslim alır, medya da her ay olan ve haber değeri düşen bir iş haline geldiği için, gelenleri pek önemsemez. Sonunda dönerci, tombalacı da bulamazsın, Türkiye’ye göndermeye.” “Bulurum,” diye diretti. “Benim teorimde alın teri var, illet yok. Sınırın ötesinden gelen her kafileye de karşılama töreni düzenlerim; törene engel olan polisle çatışırım. Çatışmanın olduğu yere medya gelir. Hele Türk medyası hiç kaçırmaz. İrili ufaklı 600 kanal var. Bir horoz döğüşüne bir yığın kanal geliyor.” “Sen Arşimet noktasında durmuşsun, elinde bir değnekle savaşın şartlarını ayarlamaya çalışıyorsun,” dedi Felsefeci. “Bu, insani bir duruş değil. Hayatı savun. Hayat o kadar güzeldir ki, yeryüzünde hiçbir çiçek, yaşı ne olursa olsun, evrenin en güzel varlığına sunulacağını bilse dahi, koparılmayı kabul etmez.” “Sen boş ver bu palavraları,” diye kesip attı Bünyamin. “Bahtı bağlı kızlar gibi konuşuyorsun. Ben çiçek koparmıyorum, milli bir meseleyi önce barışla, olmazsa çalımına getirip savaşla çözmeye çalışıyorum. Savaşı hor görme. Yerine göre, savaş ekmek kadar azizdir.” Acı acı gülümseyerek, kafasını iki yana salladı Felsefeci. “Savaş ekmeği küçültür. Ekmek küçülünce Allah büyür. Allah büyüyünce de insan küçülür. Bu daha çok savaş demektir. Savaş gücünü, insanın küçülüşünden alır.” “Boş ver, bana ağız tamburası çalma. İnsan zaten küçüldüğü kadar küçülmüş. İnsanda beyin mi kalmış.” “İnsan aç, muhtaç,” diye mırıldandım, iş olsun diye. Adam, kendisine karşı çıktığımı sanarak: “Öyle deme Baba,” dedi. “İnsan aç olsa bile, eline hıyar versen, yemeden evvel, eğrisi üzerinde bir gün düşünür. İnsanı bir defa unut, insan gitmiş. İnsana felek yar olmadı. İnsanı çok kullandılar. İnsan herkese güvendi, herkese dayandı, her dayandığı da çürük çıktı. Başkasının çüküyle gerdeğe girilir mi? Girilmez. Ama insan defalarca girdi. Fıştık verdin mi girer; kendine bir defacık bile olsun, ‘bu benim mi, değil mi?’ diye sormaz. Onun için ben devrime güvenirim ama insana güvenmem.” Muhtemel bir çatışmayı önlemek ve misafirlerin de benimle birlikte evden çıkıp gitmelerini sağlamak için, “arkadaşlar ben Shop’a gidiyorum, dolapta yiyecek bir şey kalmamış, kusura bakmayın sizinle ilgilenemeyeceğim,” diyerek dışarı çıktım. Döndüm, arkama baktım, gelen yok. Biraz daha yürüdüm. Pencereden Bünyamin’in sesi geldi: “Elin kan, gözün yaş görmesin Baba. Gitmişken iki pizza ısmarla da saframız kabarmasın. Biri mantarlı olsun. Cola’yı da unutma.” ‘Vay orospu çocuğu,’ diye iç geçirerek, merdivenleri inmeye başladım.