MERDİVEN

On bir basamaklı tahta merdivenimin bütün basamakları on yıl içinde kağşadı, çürük dişler gibi sallanmaya başladı. Gelenlerin yakınmaları arttı. “Değiştir bu merdiveni düşeceğiz.” “Değiştirmesen vallahi bir daha gelmem.” “Zaten dik bir merdiven, zor çıkıyoruz, üstüne üstlük, bir de basamakları çürümüş.” “Çağır ben yaparım, basamaklardan biri çökerse bacağımız kırılır.” En son 70 yaşındaki Ayten abla geldi. Genç görünmek için giydiği şinanay entarisiyle merdivenleri çıkarken, en tehlikeli basamak olan sekizinci basamakta kaykılarak, arka üstü devrildi. Bereket versin ki arkasındaydım. Tırabzandan güç alıp, kadını arkadan kucaklayınca, sakatlanmasını erteledim. “Beni hep bu pozisyonda kurtaracağını bilsem, hergün tırmanırım bu merete,” diye güldü.


Ayten ablanın sakatlanmaktan kıl payı kurtulan bu durumunu, geleceğini telefonla bildirme zahmetine bile katlanmayan ziyaretçilerime anlattım. Merdivenin meymenetsiz, tehlikeli durumu, ziyaretçilerin azalmasına yol açınca biraz rahatladım. Yemek ve çay yapmaktan, ‘daha daha nasılsın’lardan gına gelmişti. Nerde sahipsiz bir yalnızlık, bir sıkıntı varsa gelip bana tünüyor. Romanı yazmaya zaman kalmıyor. Özlediğim zamana kavuşabilmem için merdivenin basamaklarını eskisine nazaran daha oynak bir duruma getirmenin yolları üzerinde düşündüm biraz. Basamaklar alabildiğine oynak olmalı, ama düşmemeliydi. Bunun için her basamağı, sağ ve sol ağaca tutturan çivileri iyice gevşettim ve her basamağın altına bir payanda vurdum, tabi her payandayı da düşmemesi için tepesinden basamağa çiviledim. Ayağımı bastığımda basamaklar korkutucu bir şekilde ırgalanıyor, ciddi mesajlar veriyor ve eve doğru tırmanan insanın gelme arzusunu iğdiş ediyordu.


 Ev tam tepededir. Ertesi gün pencerenin yanında oturdum, uçurumun dibinden gelecek ilk ziyaretçiyi gözlemeye koyuldum. Ziyaretçinin çıkış pozisyonunu, tırabzanla olan ilişkisini ve yorumunu merak ediyordum. İlk ziyaretçim, germe göğüs kabadayı havalarında, oklava yutmuş gibi yürüyen ve yürürken kendi kendine konuşan Deli Bünyamin oldu. Adamın merdiveni çıkışı, ayaklarına ağaç bağlamış cambazlar gibi sarsıntılı ve sarsak bir tarzda gerçekleşince sevindim, başarılı olduğumu anladım. Herif içeri girer girmez, şerbetçi otu gibi sarıldı bana, “Helal olsun sana, baba,” dedi, “basamakları sağlamlaştırmışsın.” Moralim bozuldu. “Eskisinden daha kötü oldu,” dedim. “Bir gün gelenlerden birisi düşüp ölecek.” “Yo yoo,” diye itiraz etti, Deli. “Kimse düşmez, o payandalar koca bir kamyonu çekerler.” “Sallanmaları tehlikelidir,” diye mırıldandım. “Ben şimdi o sallanmaları hallederim,” demez mi, Deli. Bodrum katına indi hemen. Malzemeleri alıp, uçurumdan aşağı inmeye başladı. Arkasından, “boşuna uğraşma, onu söküp, yerine yeni merdiven yaptıracağım,” dediysem de dinletemedim. Deli, elinde çekiçle tak tuk girişti merdivene. İki saat içinde payandaları sağlamlaştırdı, gevşeyen çivileri berkitti, basamakların sallantılı durumuna son verdi. Bünyamin’in tamiratı bitirmesinden az sonra, Avustralya halkını semiz sığır sürüsüne benzeten Apışık Celil geldi. Hiç çalışmadığı ve hayalen her daim meşkul ve müdavim bir adam olduğu için merdivenin sağlamlaştırılmışlığını fark etmedi bile. “Merdiven nasıl olmuş,” diye sordu Bünyamin. Bünyamin’in deli durumunu herkesten daha iyi bildiği için, “ne merdiveni?” diye homurdandı. Deli, harcadığı emeğin fark edilmemiş olmasına içerlendi. “Sen bir defa ayaklarının ve uyluklarının arası gen olan bir adamsın, titrek yerleri zor tırmanırsın, hiçbir şey fark etmedin mi? ” Celil, anlamaya ve fark etmeye meyilli bir yaratılışa sahip olmadığı için, “Ne diyorsun sen yahu?” diye celallendi. “Soru soruyorum. Götünde uçuşan ördekleri saymaktan vazgeç de, sorumu anlamaya çalış. Sen bu eve çıkarken ayaklarını nereye basıyorsun? “ Bünyamin’in haplarını zamanında almadığı için zıvanadan çıktığını, olay yaratmak istediğini düşünmüş olmalı ki, mülayim bir sesle, “Benimle uğraşmaktan vazgeç Bünyamin,” dedi. “Benim yapacak bir şeyim yok; sen mürekkebi ak mendile damlatmışsın bir kere.”


Misafirlerim arasındaki bu tip tartışmaları kavgaya mahal vermeden, tatlılıkla çözmenin ustası haline geldiğim için her iki taraf da ağzına gelen küfürü esirgemiyordu. “Arkadaşlar, beni rahatsız ediyorsunuz, buna hakkınız yok,” diyemiyordum. Bu bir Terekeme geleneğiydi. Misafiri kırmak veya değişik yöntemlerle kovmak Terekemeler için okkalı ayıptır. İşi olsun olmasın, Terekeme, çalınan kapıyı açar, misafiri içeri alır, ağırlar, hoşnutlukla yolcu eder. Tabi haddinden fazla oturan misafire içinden bir yığın küfreder, küfürleri sezinlemeyen misafir, geç saatlerde kalkıp gitmek istediği zaman da Terekeme şu beylik cümleyi, sesine kararlılık ve içtenlik vererek, söylemekten geri durmaz: “Otursaydınız, aceleniz neydi.” Rahmetli babamın 83 yıllık ömründe en çok sarfettiği bir cümledir bu. Uzun kara kış geceleri, paltoları, tiftikleri ve tüfekleriyle evimizin kapısını sık sık çalan Terekemelerin geç saatlere kadar süren çenelerinden çok çekmiş bir insandı. Evimiz, birkaç radyolu evden birisiydi. Radyo dinlemek, sözü özgürce sarfetmek bakımından uygun bir mekandı evimiz. Denizde kum tükenir ama Terekemede söz tükenmez. Babam bir ara, misafirlerinden kaçmak için, onlar gelmeden, evden çıkıp bir başka eve misafir gitme taktiğini uygulamaya başladı. Ama bu taktik her zaman tutmuyordu. Onlara gideyim derken, yolda onlarla karşılaşıyor, mecburen onları alıp eve getirmek zorunda kalıyordu. Ben bu baba geleneğini ne yazık ki uygulayamıyorum. Türk gettosunda yaşamadığım için, mahallede misafir gidebileceğim tek bir ev bile yok. Ya onlar gelmeden evden çıkıp kütüphaneye gideceğim, ya da eve kim gelirse gelsin romanı yazmayı sürdüreceğim. Konuşanları yarım kulakla dinlemek, arada bir fikir söylemek, mutfak işlerini gelen ziyaretçilere devretmek ve bilgisayarın başından ayrılmamak. Fena bir tarz değil. Bu aslında bana yabancı bir tarz da değil. Kalabalık koğuşlarda yazmayı, yazarken de konuşanları dinlemeyi, hatta arada bir sohbete bir iki lakırtıyla katılmayı yıllarca uygulamış bir insanım.