RÜŞVET

Yarasaları çıkarmış, ateşi yakmış, mağaranın nemini kurutmuştum. Ateşin önünde, içimdeki gökyüzünün seyrine koyulmuştum. Işığın kelamımdaki dili güçlenmişti. Unum çökeleğim, çayım ve şekerim vardı. Mağaranın yanıbaşında, kayadan kaynayan dupduru suyum da vardı.  Her şeyim vardı. Kuşların keyfi, keyfim gibi koygundu. Kitabım, kipritim, bıçağım ve saatim vardı. Silahım yoktu ama doğa gibi özgürdüm. Yıl sonuna kadar beş kişilik bir gerilla grubu kurmayı kafama koymuştum. Ali Haydar, Elazığa gitmişti. Ordan birini getireceğini söylüyordu. O ordan birini getirecek, ben de gidip, Mazgirt’in Göktepe köyünden Hayrettin’i getirecektim; kaşla göz arasında dört kişi olacaktık. Silahsız dört kişilik bir gerilla grubu.      Sabah erkenden yola çıktım. Yayık seslerini ve horoz çığlıklarını dinleye dinleye Velyant’ı geçtim, İbni Mahmut’un dut  ağacında konaklayıp, ballı dutları topladım, bir tilki zerafetiyle karnımı doyurdum.  Derelere indim, tepeleri aştım, Şobek, Kızılkale,  Kavaktepe üzerinden Göktepe’ye yaklaştım. Munzur suyunu izleyerek, kimseye görünmeden, doğruca Semerci’nin  evine gittim. Zaten Mazgirt  köylerinde, gittiğim her evde, kamuflaj olarak, kendimi Semerci’nin oğlu olarak tanıtıyordum.      Hayrettin’i evde bulmuş olmama sevindim. Semerci beni görünce tahminimi doğrulardı, suratını astı. Karısı, her Mazgirtli kadının yaptığı gibi yağda yumurta kızartıp getirdi. Önüme indirilen dolu tabağı, birkaç yeşil soğanla birlikte silip süpürdüm. Semerci’nin söylediği her şeyi başımla onaylamayı sürdürerek, kıtlama şekerle çay faslına başladım. Çaydan  sonra Semerci, konuşmak için beni alıp dışarı çıktı. Munzur kıyısına yakın bir çıkurun içinde, karşılıklı oturduk.      “Bak delikanlı,” diye başladı. “Sen efendi, saygılı, laftan anlayan birine benziyorsun. Dağdan geldiğini biliyorum. Oğlumu alıp dağa döneceğini de biliyorum. Davanıza karşı değilim, Hak yardımcınız olsun. Ben isterdim ki, Deniz Gezen (Gezmiş) başvekil olsun. Ama olmadı, talihi yaver gitmedi, asıldı. Toprağı bol olsun. Delikanlıya kimse merhamet etmedi. Halbu ki, insan aklının en mübarek dayanağı merhamettir. Zaman bozuldu, merhametin yerini menfaat aldı. Yalnız şunu bilmeni isterim ki, her semer, her hayvana olmaz. Küçük atın semeri, büyük ata olmaz. Katırın semerini eşeğe, eşeğinkini de katıra vuramazsın. Vurursan hayvan azap çeker, beli yağırlaşır, iş görmez. Diyeceğim şu ki, benim oğlum daha onsekizini doldurmadı. Saf, tecrübesiz, siyasetsiz bir çocuktur. Alıp götürsen, senin işini görmez. Nöbete yazarsın, nöbette uyur. İçerde uyu dersin, sayıklar, moralinizi bozar. Allah muhafaza, ordan bir müfreze geçerse, sayıklamayı duyar,  hayatınız tehlikeye girer. Bebek değil ki ağzını tutasın. Otusekizde, ağlayan bebeklerin ağzını tuttular, bu yüzden nefessiz kalıp da ölen bebekler oldu. Benim oğlum zayıftır, yemeyle içmeyle arası da iyi değil.  Birlikte yürürsünüz, size ayak uyduramaz, hızınızı düşürür. Senden ricam, gel beni dinle, bu çocuğu dağa götürme.”       Sesdeki endişe ve acı etkileyiciydi.       “Ben senin ha bugün ha yarın geleceğini biliyordum. Gelse de bunlara biraz yardım etsem, diyordum. “  Koyun cebinden kesesini çıkardı, bir ellilik çekip uzattı. “Al bu da benden sizin teşkilata, çam sakızı, çoban armağanı.”       “Olmaz amca,” dedim. “Böyle bir durumda, kendimi rüşvet almış addederim.”       “Böyle düşünmene çok üzüldüm,” dedi.       Üzülüp üzülmediğinden emin olmak için, gözlerinin içine dikkatle baktım.        “Ben hayatımda kimseye rüşvet vermedim. Bu parayı da sana vermiyorum, teşkilatına veriyorum. Senden ricam, bu elli lirayı al, eve gidelim, o çocuk da yol hazırlığını yapsın, al götür dağa. Sen böyle düşündükten sonra, benim o çocuğu evde tutmam doğru değil. Deniz Gezen gibi bir yigidi astılar; benim çocuğumu vursalar, assalar ne olur.”        Koluma yapıştı, kendine doğru çekti, parayı cebime soktu.        “Oğlunu götürmeyeceğim, lütfen parada ısrar etme,” dediysem de dinletemedim. Para cebimde kaldı. Hayrettin’le birlikte dağa dönemeyeceğimi anladım. Koca Mazgirt köylerinde dağa götürebileceğim başka kimse de yoktu. Farklı bir güzergah izleyerek, mağarama doğru yola çıktım. Üç saatlik bir yürüyüşten sonra, yolumun üzerinde bulunan bir köme girdim. Kömde ak sakallı bir dede ile 17-18 yaşlarında bir delikanlı vardı. Dede, beni görür görmez:       “Aha, beklediğim adam geldi,” diyerek, yaşını şaşırtan bir çeviklikle ayağa kalktı. “Sen devlete kafa tutan talebelerdensin, canım cigerimsin, geç otur.”       Dedenin davranışı, içimdeki sevinci ve umudu büyüttü. Aç olup olmadığımı sormadan hemen emretti, delikanlı, yağda yumurtayı kızartıp getirdi. Sorularını yanıtlarken yumurtayı silip süpürdüm. Ardından çay faslına başladık.       “Şimdi gelelim asıl meseleye,” diye başladı Dede. Kırk yıllık bir düşmanının olduğunu ve düşmanıyla aralarında geçen olayları bir saatte özetleyince, düşmanının, kendisi gibi yoksul bir köylü olduğunu anladım.       “Şimdi beni iyi dinle,” diye yeni bir giriş daha yaptıktan sonra, düşmanını öldürmem karşılığında yüz lira vereceğini söyledi ve cevabımı ilgiyle beklerken, geldiğimden beri bana sessizce hizmet eden delikanlı:       “Baba kendine gel,” diye çıkıştı. “Karşında oturan abi eşkiya değil, devrimcidir. Seni düşmanınla barıştırmaya gelmiş. Sana asıl düşmanının kim olduğunu anlatmaya gelmiş.”       Bana hayal kırıklığımın ve içtiğim çayın tadını hatırlatan o delikanlıyı ömrüm boyunca anımsadım. Yaşlı bir baykuşu andıran Dede, acayipliğinden ve hayatı acı acı gülümsetme yeteneğinden dolayı romanıma geçti. O delikanlı da kim bilir hangi cezaevinde yattı, hangi  dağda vuruldu.