KUTSİYE

Vartinik baskınını, postu deldirmeden, kendimi uçurumdan atarak, burkulup şişen bir bacakla atlatınca derin bir nefes aldım. Gökyüzüne zemheri mavisi egemendi. Güneş, atlas feleğinin ötesinde parlayıp duruyor ama ısıtmıyordu. Baskınlardan ve amansız izlemelerden dolayı herkes kaçıp şehirlere sığınmıştı. Dağlarda bir tek ben kalmıştım. Barınma ve yiyecek sorunum yoktu. Araziyi tanıyordum. Mağaralarım ve köylerde güvendiğim tek tek gizli dostlarım vardı. Uçurum kıyılarında gezinmeye alışmıştım. Kınalı bir kayanın üzerinden, çiçekli bir çalı kümesinin yanıbaşından, dağların zirvelerine bakarak ve geleceğe dair güzel şeyler düşünerek, uçurumun görünmeyen dibini hayal etmek gibi hoş bir hareket stilini de keşfetmiştim. Durumum gayet iyiydi. Durumu iyi olmayan, siyasetti. Siyaset bana, bahara hazırlanmak için kadrolara ihtiyaç olduğunu fısıldayıp duruyordu.Yirmi gün sonra, şubatın ortalarında İstanbul’a hareket ettim. Mazgirt köylerinde yediğim kızartılmış yumurtaların, yanan odunların, meleyen davarların ve ocakbaşı palavralarının üzerime sinen yirmi günlük kokusuyla İstanbul’a girdim, bir şafak vakti. Cem Somel beni alıp Süleyman Cihan’ın evine götürdü. Yedi kişilik Koordinasyon Komitesinin yakalanmayan dört üyesinden ikisi İstanbul'daydı: Derviş ruhlu, bilge arkadaşım Cem ve ben. Daha sonra aldı, başka bir eve götürdü beni. Bizimle birlikte, evde üçü kadın, dördü erkek yedi kişinin olduğunu fark edince korktum. 80 bin kişiyle istanbul’u elek velek aratan ve kontr-gerilla timleriyle yıldırım baskınları yaptıran General Faik Türün’ün iskeletimsi yüzü canlandı gözlerimin önünde. Arkadaşlar, gelecek kişinin kim olduğunu biliyorlarmışcasına, beni ciddi ve saygılı bir iklimle karşılayınca, gırgırcı, sallapati mizacımı geri plana itip, karşısındakine esas duruşu vazeden halis bir örgüt şefi havasına büründüm. Bendeki değişimi anında sezen genç ve tombul bir kızın, çocuk inceliğiyle, bıyık altından gülümsediğini hissettim ve gevşedim. Kız kalktığı yere oturdu ve sohbeti dikkatle dinlemeye koyuldu. Edasında, okuduğu kitapların ve geleceğe olan berrak inancın mayaladığı hoş bir rahatlık vardı. Mantık örgüsü güçlü ve duru bir Türkçeyle arada bir sohbete dalıyor, merak ve sempati yaratan bir saflıkla kikir kikir gülüyordu. Dikkatim ister istemez bu zeka pırıltısına kaydı. Okuduğu yazarları sordum. İsim isim yazarları sıralamaya başlayınca, terazinin kefesi edebiyatla doldu. En sevdiği iki yazarı sordum. Benim o dönemde en sevdiğim Mihail Solohov’u başa koyup, yanına Jack London’u ekleyince kıza kanım kaynadı.Yirmi gün içinde tüm kadroların ikişer üçer gruplar halinde, gecekondularda, ayrı ayrı evlerde barınmaları, evlerin birbirlerini bilmemeleri esasını uyguladık. Dağa gidecek kişiler de kafamda, iki ekip halinde, netleşti. Nisan, dağa gidiş ayı olacaktı. Ama olmadı. İki ay içinde Faik Türün’ün Kontr- Gerilla timleri, MİT’le birlikte, kurduğumuz ‘sağlam’ yapıyı çökertti. Ahmet Muharrem, yakalandıktan sonra vuruldu, gerçek adının Kutsiye olduğunu öğrendiğim, harika, tombul genç kız da, silahsız olduğu halde belinden vurularak yürüyemez hale getirildi ve cezaevine kondu. En son, 22 nisan 1973’de Koordinasyon komitesinin istanbulu örgütleyen iki üyesi de yakalanınca, mağara hayatından cezaevi hayatına geçmiş oldum.Cezaevindeyken Kutsiye’den duru, coşkun mektuplar aldım. Geleceğe dair güzel düşler kurmaya devam ediyor ve yoğun bir şekilde okuyordu. Yıllar geçip gidiyor, Kutsiye aynı coşkusunu sürdürüyordu; ama ben, üretmemesi halinde, kafasının ve kollarının dışında hiçbir yerini kıpırdatamadığı için, bu coşkuyu daha fazla sürdüremeyeceğini, bunalıma gireceğini düşünüyordum. Bir anı roman yazmasını önerdim, ciddiye almadı. Çıkan ciddi romanları esas alarak, edebiyat eleştirilerisine yönelmesini önerdim, ciddiye almadı. En sonunda şiiri önerdim, tınmadı. Israr ettim, yumuşamaya ve giderek yazmaya başlayınca sevindim.13 yıl sonra tahliye edilip, iki jandarmanın arasında, kelepçeli kollarla askere gitmek için yola düştüğümde, Abim İsmet bana refakat etti. Ankara’dan geçerken Kutsiye’ye uğramaya karar verdim. Askerleri ikna ettim. Kitap yığınlarının arasında, bir odada buldum O’nu. Kelepçelerimi açtırıp, dünyanın en güzel bakıcısının, yani annesinin gözleri önünde, güçlü bir şekilde sarıldım Tombul Kız’a. Üç saat, siyasetten, sanattan, ölenlerden kalanlardan, tutuklananlardan konuşup durduk. Kendi ağzından bir kez daha dinledim baskını; özellikle de, kanlar içinde, karga tulumba götürülüp arabaya atılırken, halkın polisleri alkışladığı o anı, o anda duyduğu acıyı…Abim ve Jandarmalar, can kulağıyla dinlediler bizi. Jandarmalar anlayışlı davrandılar, çıkarken, Kutsiye’nin gözleri önünde kelepçe vurmadılar bileklerime. Apartmanı terk ettiğimizde, jandarmalardan uzun boylu, kepçe kulaklı olanı, kelepçeyi bileğime takarken:“Yazık,” dedi, “abla, kan davasının kurbanı olmuş. Peki, bunu vuran orospu çocuğunu, Ablanın kardeşleri vurmadılar mı, abi?”Ben ağzımı açmadan öbür jandarma girdi araya.“Nasıl vursunlar oğlum, kan davasına polis de bulaşmış. Baksana, polisler ablayı vurup götürürlerken, karşı tarafın adamları alkışlamışlar. Ortada rüşvet var, polise yedirmişler.”Ne diyeceğimi şaşardım. Abim, kasketli kellesini iki yana sallayarak, sıgarasından bir fırt çekip jandarmalara doğru savurdu:“Ben sana demedim mi oğlum, ‘boşuna uğraşıyorsun, bu halk anlamaz,’ diye”Jandarmalar, taşın kendilerine atıldığını fark etmediler bile. Yürüdük.