MARKS VE ENGELS DÖNEMİNDE ULUSAL SORUN 1

Marks Ve Engels Döneminde Ulusal SorunModern komünizmin kurucuları, kapitalizmin yükseldiği, mutlakiyetin gerilediği, barikatların çoğaldığı, “içeriğin sözü aştığı” bir Avrupa’da yaşadılar. Napolyon, büyük Fransız devriminin ateşini, ordularıyla mutlakiyetin bağrına taşımış, doğrunun insana yansıyan cesaretini, ateşli bir insani diklenme cesaretine dönüştürmüş, kıtanın iki kampa bölünmesine yol açmıştı. Birinci kamp, egemenliklerini tahtların gölgesinde sürdüren, ticaret burjuvazisinin en iri, en imtiyazlı kesimi ile burjuvalaşmış toprak aristokrasisinden oluşan monarşi kampıydı. Bu kampın başını Avusturya, Rusya ve Purusya çekiyordu. Bu kampın karşısında ise kendi iktidar talebini, burjuvazinin tüm kesimlerinin iktidarda yer alması talebiyle perdeleyen sanayiciler ve sanayicilerin başını çektiği, parlamenter cumhuriyet taraftarları yer alıyordu. İşçi sınıfı, sınıf mücadelesine bazen bu ikinci kampın yedeğinde, bazen de kendi bağımsız barikatlarında katılıyordu.Modern komünizmin kurucuları Marks ve Engels, Komünizmi, en ileri düzeyde gelişmiş ve tek bir dünya ekonomisi haline gelmiş bir dünyanın sınıfsız, devletsiz ve ailesiz bir sistemi olarak görüyorlardı. Onlar için önemli olan, üretici güçlerin dünya çapında, kendinden önceki tüm geri yapıları derinlemesine yıkması ve kapitalizmin mezar kazıcılarını, yani komünizmin öznesini, yeni bir tarih yaratmaya muktedir olacak tarzda, tarih sahnesine çıkarmasıydı. Marks, ‘Hindistan’da İngiliz Egemenliği’ adlı eserinde, İngiliz kapitalizminin, Hindistanda, “…küçük, yarı-barbar yarı-uygar toplulukların iktisadi temellerini dağıttığını, ve böylece Asya’da o zamana dek görülmemiş en büyük ve doğruyu söylemek gerekirse biricik toplumsal devrimi yarattığını,” söylüyordu. Marks, kapitalizmin Hindistandaki vahşi yüzünü gayet isabetli ve tüm çıplaklığıyla tahlil etmesine rağmen, bu yıkıcı ve yaratıcı iktisadı esas alıyor, bu iktisadın sömürgeci politikası karşısında dikelen, çıplak ve cahil insanın özgürlük sorununu ise onun proleterleşerek ayağa kalkmasına bağlıyordu. Burada sorulması gereken soru, başka bir ülkeye girerek, geri yapıları yıkan, üretici güçleri geliştiren bir iktisadın, insanın ve ulusun o anki özgürlüğünü, bağımsız yaşama hakkını yıkması durumunda, tarihin,tavrını kimden yana koyacağıdır.1860’lara kadar, Marks ‘ın ve özellikle de Engels’in, devletleşemeyen ya da kurduğu devleti yaşatma yeteneğini gösteremeyen ulusları, yokolmaya mahkum, ‘tarihsiz uluslar’ olarak gösteren Hegel’den etkilendiklerini söyleyebiliriz. Geri bir ulusun, hatta kapitalist ilerlemeye karşı direnen bir ulusun, bağımsız yaşama hakkı için direnmesi ve hatta bunun için, monarşi yanlısı uluslardan destek alması sorunu üzerinde, bu sorunun derin kökleri ve geleceği üzerinde yeterince durmadılar. Özgürlüğün mekanı var mıydı? Kabile insanı başta olmak üzere, insanın özgürlüğüne tabi olmayan bir gelişmenin, insana ve doğaya getireceği ışığın doğası ne olacaktı?Marks ve Engels, Çarlık Rusyasını Avrupada mutlakiyetin kalesi olarak görüyorlardı. Onlara göre bu kale, tarihsel ilerleyişin ana motoru veya muharrik gücü olan üretici güçlerin önündeki en büyük engeldi. Avrupanın bu gerici üst yapısı, irili ufaklı tüm müttefikleriyle birlikte yıkılmaksızın, Dünya devriminin öncü ve ana gücü olan Avrupa devrimi, tarihin kendisinden beklediği kendi kahredici atılımını yakalayamayacaktı. Durumu böyle gördükleri için de bu halklar hapishanesinin mahkum uluslarına farklı yaklaşıyorlardı. “Rusya’ya gelince,” diyordu Engels, 1866’da yazdığı bir makalesinde, “ancak kıyamet günü zorla elinden alınabilecek olan geniş bir çalınmış güç (uyruk milletler) alıkoyucusu olarak belirtilebilir.” Bu doğru bir tesbitti. Doğru olmayan, Çarlığın desteklediği uyruk ulusların bağımsızlık çabalarına ‘gerici uluslar’ olmaları sebebiyle destek sunmamalarıydı. Engels, Çek, Hırvat, Sırp, Sloven gibi güney slav uluslarını, Bretonları, İskoçları, Baskları, “tarihsiz uluslar,” olarak niteliyordu. Engels, 1848-49 devrimini, Macaristan, Polonya, Avusturya ve İtalyadaki liberal devrimlerini, Avrupa gerici ordularına yığınlar halinde katılan bu “Tarihsiz Uluslar”ın bastırdığını söylüyordu. Bunlara biçtiği kader ise iç açıcı değildi:“Hegel’in dediği gibi bu ulus kalıntıları, tarihin akışı tarafından insafsızca ezilmişlerdir; bu ulusal safra, yalnız varlığıyla bile büyük bir tarihi devrim karşısında bir tehlike olduğu için, her zaman karşı devrimin bağnaz temsilcisi olacak, büsbütün yokoluncaya ya da ulusal özelliklerini iyice yitirinceye kadar da öyle kalacaktır.”Tarih, ulusal özelliklerini yitirdikleri ana kadar, karşı devrimin bağnaz temsilcisi olarak kalan hiçbir ulusa tanık olmadı. Bir türlü devlet olamayan ve tarihin ilerleyişine karşı direnen bu “etnografik anıtlar” ın bir örneği de 1847’de Amerikalılara karşı savaşan Meksikalılardı. Bırakalım Meksikalıları, Marks, Latin Amerikanın bağımsızlık mücadelesinde çok ileri bir tarihsel rol oynayan Simon Bolivar’a bile olumlu yaklaşmıyordu. Bolivar’ı, askeri ve sivil otoriteyi şahsında birleştiren, devrime karşı, Bonapartist bir diktatör olarak değerlendiriyor, hatta daha geri bir örnekle, Bolivar’ı, ‘gerçek bir Soulouque’ye (1849’da, senatoya kendini imparator ilan ettiren, Haiti imparatoru)na benzetiyordu. Engels ise 19. Yüzyılın ortalarında, Kuzey Afrikada Fransız işgaline karşı direnen bir başka ‘tarihsiz ulus’ hakkında şöyle diyordu:“Bedeviler’in mücadelesi umutsuzdu ve Bugeaud gibi sert askerlerin savaş tarzının şiddetle suçlanması gerekse de, Cezayir’in fethi uygarlığın ilerlemesi için önemli ve yararlı bir olgudur…ve çöl bedevilerinin özgürlüğünün yokolmasına üzülsek bile , yine bu Bedevilerin başlıca geçim aracı birbirini talan etmek olan bir soyguncular ulusu olduğunu unutmamalıyız.”“Soyguncular ulusu” nun lideri Abdulkadir, 50 bin kişiyle, sömürge valisi Bugeaud’a karşı direniyordu. Valinin arkasında ise, lejyon, zuav, yerli sipahi ve avcılardan oluşan, ateş gücü ve donanımı yüksek 100 bin kişilik bir işgal ordusu vardı. Çölün özgürlük ateşi, 100 bin kişi tarafından yok edildi.İnsan ister köle, ister efendi, ister geri, isterse ileri olsun, özgürlük, insanın özünde olan bir şeydir. Tarih, sadece insanın ve onun özünde yatan o yaratıcı ve yıkıcı ateşin biçimlendiricisi değil, asıl ve daha önemlisi, o ateşin biçimlendirdiği bir olgudur. Uygar Bugeaud’lar, talancı Bedevileri yendiler, ama tarih, Bedevilerin özündeki özgürlükten yana işledi. Cezayirliler, 120 yıllık bir esaretten sonra, bir milyon ölü vererek bağımsızlıklarını kazandılar.Marks ve Engels, yukarda belirttiğim gibi Avrupa demokrasisine karşı küçük ulusları kullanan , Avrupa gericiliğinin kalesine, yani Çarlık Rusyasına darbe vuran, onu gerileten hareketlerin, Avrupa devrimine hizmet ettiği görüşündelerdi. Avusturya- Macaristan, Purusya ve Rusya arasında paylaşılan Polonya’nın bağımsızlık mücadelesini hararetle destekliyorlardı. Şeyh Şamil’in Kafkasya’da Ruslara karşı direnişini sempatiyle karşılıyorlardı. Marks, Rusya’nın Osmanlı aleyhine büyümesini, Avrupa devrimi için tehlikeli görüyor, İngilterenin çıkarlarının, Avrupada yükselen liberal demokrasinin çıkarlarıyla çakıştığını ve Rus yayılmacılığının, İngiltere tarafından durdurulması gerektiğini savunuyordu. Doğu Sorunu’nda, Newyork Daily Tribün’e yazdığı makalelerde, Osmanlı ordusunun izlemesi gereken (Tunayı geçmemesi, Karadeniz sahillerindeki Rus kalelerine çıkarma yapması gibi) taktiklere bile yer veriyordu. 1853’te, bir Ermeni Prensinin, Batı Ermenilerin Ruslara karşı direnmesine dair yayınladığı bildiriden bölümler aktarıyordu. Yani 19. yüzyılın ortalarında, ulusal mücadelelere karşı takınılan tavır, üretici güçlerin, devrimci demokrasinin, işçi hareketinin gelişmesine ve mutlakiyetin darbe yemesine, geriletilmesine bağlı olarak belirleniyordu.Engels, 1866’da, Polonya sorunu üzerine yazdığı bir makalede, “ ‘Milliyetçilik ilkesi’nin (özellikle bonapartçı uygulaması anlamında), yani herhangi bir küçük ulusun büyük uluslarla aynı düzeyde tutulmasının saçmalığını belirtmektedir” (Lenin)Marks’ın ulusal soruna dair kavrayışı zamanla giderek derinleşti. Gerek enternasyonalde, muhasımlarıyla, (ulusal nihilist Proudhoncular ve liberal demokrat milliyetçi Mazzinniyle ) yaptığı tartışmalar, gerekse İrlanda sorunu üzerinde derinlemesine düşünmesi, dönüştürücü oldu. Londra’da yaşadığı için İrlanda sorununun paranoyamsı etkilerine, tahribatlarına bizzat tanık oldu. İrlanda sorunu, İngilterede yaşayan işçileri Marks’ın deyimiyle iki düşman kampa bölmüştü. Ulusal, sosyal ve dinsel bencillik ve ön yargılarla malul hale gelen İngiliz işçisi, İrlandalı işçiyi, düşük ücretle çalışan ve yaşamı çekilmez hale getiren yabancı bir rakip olarak görüyor ve ondan nefret ediyordu. Kendisini, İrlanda gibi geri bir ulusun değil, büyük ve uygar bir ulusun mensubu olarak gören İngiliz işçisi, uygulanan milli baskı politikasının basit bir aleti haline geldiğini, kendi sınıfı üzerindeki kapitalist sınıf egemenliğini güçlendirdiğini düşünemez hale gelmişti. Marks, 1870”lerdeki bu durumu, “Amerikan köleci eyaletlerindeki ‘yoksul beyaz’ların ‘zenci’lere karşı tavrının aynı olduğunu söyler ve İrlandalı işçinin tavrını ise şöyle anlatır:“İrlandalı işçi, İngiliz işçisine karşı aynı tepkiyi, daha da keskin olarak gösterir. İngiliz işçisini İrlanda’daki İngiliz egemenliğinin hem suç ortağı hem de aptal maşası olarak görür.Bu düşmanlık, basın, kilise, mizah dergileri, kısacası egemen sınıfın emrindeki tüm araçlar tarafından yapay olarak canlı tutuluyor ve yoğunlaştırılıyor. Bu düşmanlık, İngiliz işçi sınıfının örgütlü olmasına karşın, güçsüz olmasının sırrıdır. Kapitalist sınıfın iktidarını sürdürmesinin sırrıdır.”Marks önceleri, İngiltere’nin büyük toprak sahipleri tarafından ezilen İrlanda’nın kurtuluşunu, Chartist işçi hareketinin zaferine bağlıyordu. 60’tan sonra ise İngiliz işçi sınıfının kurtuluşunu, İrlanda’nın kurtuluşuna bağladı. Marks’a göre eğer bir ulus eziliyorsa, ulusal kurtuluşunu gerçekleştirmemişse, ne ezen ile ezilen ulus arasındaki düşmanlık ortadan kalkar, ne de her iki ulusun proleteryası, ortak düşmanları olan kapitalistlere karşı birleşir. “Başka bir ulusu ezen bir ulus, kendi tutsaklık zincirini kendisi hazırlar.” Böylesi bir durum, ezen ulus burjuvazisinin işçiler üzerindeki ideolojik hegemonyasını da pekiştirir. Marks, hiç tereddüt etmeksizin, ezen ulus burjuvazisinin ideolojik, politik, hatta askeri ve ekonomik temellerinin zayıflamasını, ezilen ulusun özgürlüğünü kazanmasına bağladı. Bu özgürlük, işçi hareketinin yeniden ön plana geçmesine yol açacaktı. Bu tutum, Engels’i de etkiledi. 1882’de Bernstein’a yazdığı mektupta şöyle diyordu:“Avrupa’da iki ulusun, İrlanda ve Polonya’nın enternasyonal olmadan önce ulusal olmaya hakları olduğunu, hatta bunun onların ödevleri olduğunu düşünüyorum. Bunlar iyice ulusal oldukça daha çok enternasyonal olabilirler.”Ulusal sorunun çözülmeden enternasyonale ulaşılamayacağının başka bir biçimde söylenişidir bu. Marks ve Engels’in İrlanda ve Polonya özgülünde ulaştıkları bu temel ögeler, gelecekte Lenin’in de dayandığı temel ögeler oldu.İKİNCİ ENTERNASYONAL DÖNEMİNDEULUSAL SORUNII. Enternasyonal döneminde (1889- 1914) Emperyalizm, yani sermaye ihracı, emtia ihracını hızlandırmasına, sömürgelerde kapitalist iç pazarların daha büyük boyutlarda ortaya çıkmasına ve dolayısıyla gelecekteki milli kıpırdanışların ön şartını oluşturan bir milli uyanışa yol açmasına rağmen, Ulusal sorun, II. Enternasyonal önderleri için yine bir Avrupa sorunu olarak kaldı. Rusya yine Avrupa gericiliğinin kalesiydi, ileri uluslarla geri ulusların bir mücadele sahası olan Avrupa’da, Rusya’ya darbe vuran hareketler desteklenmeliydi. Yine bir ulusun ayrı bir devlet kurma veya bağımsız yaşama hakkını, kendi özgül yapısı, tarihselliği ve onu kuşatan şartları içinde ele alıp irdelemek, onu, üretici güçlerin ilerlemesine, devrimci demokrasinin veya proletaryanın çıkarlarına tabi kılmaksızın tartışmak mümkün olmadı. Sömürgelerde devrim, üretici güçlerin veya evrimin insafına terk edilmişti. Üretici güçlerin en ileri düzeyde geliştiği Avrupa’da bir devrim olmaksızın, sömürgelerde devrim olanaksızdı.II. Enternasyonelde, ulusal soruna ilişkin, temelde önemli benzerlikler olmakla birlikte, farklı görüşler de ortaya çıktı. Enternasyonal’in en büyük otoritesi Kautsky,1914’e kadar Lenin’le belli noktalarda ortak görüşler savunmasına rağmen, ulusal sorunu öncelikle bir dil sorunu olarak gördü ve çok uluslu devletlerde uyruk ulusların ayrılma hakkını kullanmalarına, görünüşte işçilerin birliği, gerçekte ise dinginlik ve güvenlik saikiyle sıcak bakmadı. Bununla birlikte, Polonya sorununda Kautsy, Polonyalı sosyalistlerin, Polonya’nın bağımsızlığını savunma hakkına sahip olduklarını, onların, ulusal baskıya karşı çıkmama, ulusal kurtuluş görevlerini üstlenmeme gibi tavırlarının yanlış olacağını belirtiyordu.Sermaye ve emtia ihracının baş döndürücü bir hızla yükseldiği, dünyanın savaşa sürüklendiği bir dönemde Kautsky, ultra- emperyalizm teorisini ortaya attı. Bu, özünde üretici güçler teorisiydi. Bir dünya sistemi olarak, girdiği yerlerde üretici güçleri geliştiren kapitalizm, tek tek ulus ekonomilerini birleştirecek, ulusları bir dünya tröstünün varlığı içinde eriterek, kapitalist bir dünya devleti, yani ultra-emperyalizm olarak ortaya çıkacaktı. Büyük altüst oluşlardan, köklü devrimlerden ürken II. Enternasyonal önderinin, ulusal sorunun çözümüne ilişkin uzun vadeli bakış açısı bundan ibaretti. Kautsky meselenin ekonomik yanına işaret ediyor ama politik yanını, yani ulusal sorunun çözümünde proletaryanın ve ulusların mücadelesini es geçiyordu.II. Enternasyonlin önemli partilerinden Avusturya Sosyal Demokrat İşçi Partisinin(SPO) önderleri de ulusal soruna politik yaklaşmıyorlardı. Avusturya- Macaristan İmparatorluğunun egemenliği altında yaşayan, Engels’in ‘tarihsiz uluslar’ dediği, malum güney Slav kökenli uyruk uluslardan üyelerin yoğun bir şekilde içinde yer aldıkları ASDİP(SPO), imparatorluktaki işçi hareketinin birliğini esas alıyordu. İparatorluğun bütün sosyalist kuruluşlarını Hainfeld Kongresinde(1889) birleştiren, Partinin iki büyük otoritesi, Victor Adler ve Otto Bauer, ulusal sorunu bir kültürel sorun olarak ele aldılar. Parti, ayrılmayı şiddetle reddeden egemen ulusların (Alman, Macar) milliyetçi liberalleri ile ayrılmadan yana olan uyruk ulusların (Çek,Sırp, Sloven vb) milliyetçileri veya çoğu Polonyalı ve Çek olan federalistler arasında, ‘kültürel ulusal özerklik’ teorisiyle uzlaştırıcı bir rol oynadı. Otto Bauer, ‘Sosyal Demokrasi ve Ulusal Sorun’ adlı yapıtıyla,ayrılma hakkını reddeden malum teorinin esaslarını Hapsburg devletinin birliği lehine oturttu. Ulusal baskıya karşı verilen mücadelenin, politik bir mücadele, bir özgürlük mücadelesi olduğunu görmezlikten geldi. Yönetimi, işçi aristokrasisine dayanan Parti, parlamentoya 60 üyesini soktu, birinci dünya savaşında ise kendi monarşisini destekledi.II. Enternasyonal döneminde, bir başka görüş de Rosa Lüxemburg’a aitti. Rosa, ulusal soruna, kapitalizmin küreselleşme yeteneğinden, komünizmin kurulmasının temel ön koşulundan, yani üretici güçlerin, ulusları eriterek dünyaşalması olgusundan hareketle yaklaşıyordu. Ezilen, ‘tarihsiz uluslar’, kapitalizmin gelişmesiyle ulusal bağımsızlıklarının ekonomik temelini yitirecekler, kendi deyimiyle, ‘tarihi zorunluluğun demirden gücü,’ karşısında bir varlık gösteremeyeceklerdi. Rosa, ezilen ulusların, bizzat onların mücadeleleriyle tek tek özgürleşmelerinin, yani tarihi zorunluluğun, politik arenadaki demirden gücünün, üretici güçlerin gelişmesini hızlandıracağına inanmıyordu. Takındığı tavır, Marks’ın İrlanda sorunu karşısındaki tavrına tamamen tersti. Ulusun özgürleşmesini, ayrı ayrı ulusların işçilerinin birliğini engelleyen gerici hareketler olarak değerlendiriyordu. “Ulusal Sorun ve Otonomi” konulu makalelerinde, gelişen kapitalist bir dünyada, ulusal bağımsızlığın maddi zemininin olmadığını savundu. Polonya’nın bağımsızlık mücadelesine, Marks ve Engels’in destek politikasını bildiği halde karşı çıktı. Avusturya Sosyal Demokrat İşçi Partisi gibi Ulusu kültürel bir olgu olarak gören ve sosyal-yurtsever bir çizgi izleyerek bağımsızlık mücadelesi veren Polonya Sosyalist partisine karşı, Polonya Krallığı Sosyal Demokrat Partisi’ni kurdu. Polonya’nın, Çarlık işgali altında olan bölümünde faaliyete geçen parti, Polonya ve Rus işçilerini ortak düşmana, yani Rus ve Polonya burjuvazisine karşı, ilerde kurulacak olan bir Rus Demokratik cumhuriyeti için ortak mücadeleye çağırdı. İşçilerin bölünmediği, Çarlığın yıkıldığı böyle bir cumhuriyette, ekonomik olarak Rusyayla bütünleşen Polonya’ya özerklik tanınacaktı. Bağımsız, birleşik bir Polonya, Polonya soylularının düşüydü. Rosa’ya göre Polonya’nın kurtuluşu, Çekoslavakya’nın, İrlanda’nın ve Alsas-Loren’in kurtuluşu kadar ütopikti. Bu görüşlerini 1896’da, II. Enternasyonal kongresinde tekrarlıyordu. Hiç kuşku yok ki bu, tarihi dikkate almamak, kapitalizmin ortaya çıkardığı ve henüz yok edemediği modern ulus gerçeğini dikkate almamak, Polonya’nın üç devlet arasında parçalanma sorununu ve Polonya’nın verdiği çetin bağımsızlık mücadelesini dikkate almamak demekti.1908’de, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına ısrarla karşı çıktı. Bu hakkın, Çernişevski’nin, “her insanın altın tabaklarda yemek yeme hakkı kadar komik ve metafizik bir hak” olduğunu yazdı. Rosa’nın bu tutumunda, Ulusal mücadelelere O’nun nefret ettiği sınıfların, (burjuvazinin ve Polonya’da olduğu gibi soyluların) önderlik etmelerinin ve sömürgelerde henüz ciddi ayaklanmaların ortaya çıkmamasının da payı vardır.1915’de savaş aleyhtarlığı tutumundan dolayı Alman makamları tarafından tutuklanıp cezaevine konduğunda Junius Broşürü’nü yazdı. Lenin’in deyimiyle, yağma sofrasına sonradan oturan ve dünyayı bölüşmeyi talep eden, genç ve güçlü bir kapitalist ulusun tutsağı olmuştu. Savaş, Avrupa’da ve sömürgelerde tüm şiddetiyle sürüyordu. Çok sevdiği ve sık sık kullandığı “tarihi zorunluluğun demirden gücü”, topa tüfeğe dönüşerek, “tarihsiz uluslar”ı siperlere sokmuş, daha bir köleleştirmişti. Sözkonusu broşürde, geçmişe nazaran ileri bir adım atıyor, “Sosyalizm bütün halklara bağımsızlık hakkı, kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olma özgürlüğü verir,” diyordu. Tabi bu hak, sömürgeci büyük kapitalist devletlerin içindeki küçük uluslar için geçerli değildi. Küçük ulusların geleceği yoktu, onlar “büyük güçlerin emperyalist satranç tahtası üzerindeki piyonları” idi. Daha önce savunduğu ekonomist-ilerlemeci görüşlerde Osmanlıyı bu kuralın dışında tutuyordu. Osmanlı büyük bir kapitalist devlet değildi ve bu despotik hantal yapı, tarihsel ilerleyişin önünde engeldi; Osmanlı, parçalanmaya mahkumdu. Osmanlıdan ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak daha ileri olan Balkan uluslarının ayrılma ve kendi aralarında bir balkan federasyonu oluşturma hakları vardı.