D-D

Mayıs kapıya dayandı yine. Konferanslar, paneller, sorular, kalabalıklar,  yorucu yolculuklar, koşuşturmalar... Birbirlerini hırpalayan, helak eden düşünce anaforlarıyla bavulumu hazırlarken, zamanla mekanın arasında sıkışmış gibi hissettim kendimi. Yine aynı şeyler olacaktı. Ortak aklın baskısı altında kalacaktım. Bilincimi, diğer bilinçlerin toplamının tasallutundan kurtarma gayretlerim yoğunlaşacak ve bu kemirici macera yoracaktı beni. Mekan, berrak bir şekilde görünüyordu ama zamanı da görüyordum. Eşit, sonsuz ve kahhar güce sahip olan bu ikiz musibet, yaşamı başıma ateşten bir bela gibi sarmışa benziyordu.    Her yıl giydiğim pantolonu ve kazağı giydim. Ömrünün son yıllarını yalnızlık illeti içinde heder etmiş, hali vakti yerinde, yaşlı bir ölüye ait olduğunu sezinlediğim ikinci el ayakkabımı da giydim. İkinci el bir dükkandan aldığım, ayağıma iki numara büyük olan bu ayakkabı, kafamı yeterince cendereleyen, sıkan bu koca mekandan ayaklarımı bir nebze kurtarıyordu. Özgürlüğümü, en dar yerlere hapsedildiğim anlarda yaşayan garip bir insan olarak, aynaya son kez baktım. Bavulu alıp dışarı çıktım. İçinde bir don, bir mintan, bir çift çorap ve bir el havlusunun dışında pek bir şey yoktu. Hayat, baş döndürücü bir cinnetle kaynamaya, alt üst olmaya, değişip tepişmeye devam ediyordu. Hiçbir şey göründüğü gibi uslu, makul ve mütevazi değildi. Kendisini evrenin merkezine yerleştiren ve insan merkezli düşünen bu bencil yaratığın baş döndürücü hareketliliği, var olma güdüsünün ötesinde bir şeydi. Hava alanının önemli direklerinden birine sürtünerek sırtımı kaşıdım. “İlginç bir yöntem,” diye gülümseyen kibar bir bayan, benim altmış yıllık bu geleneğimi bilmediği için, plastik, ince, kaşıma kollarının satıldığına dair bana bilgi verdi. Gülümseyişlerine samimi ve sahici bir eda veren hostesleri selamlayıp uçağa bindim.    Yirmi saatlik bir uçuştan sonra Frankfurt’a indim. Paranın peşinde, çıkışı olmayan beton labirentler içinde koşan bir yığın insanın arasında kaldım. Ubana bindim. Apartmanlarda, gökdelenlerde, hamsi yığınları gibi kat kat, kasa kasa istiflenmiş kıyamet kadar insanın altından, üstünden, dibinden geçip, her zaman gittiğim eve vardım. Tüm davranışlarını ustaca taraflaştıran sevgili Kel arkadaşımı, ‘liberal’ ya da ‘İkinci cumhuriyetçi’ olarak eleştirdiği ‘Taraf Gazetesi’ni okurken buldum. Arkadaşımın tipi bende, YÖK’ün gerekçe göstermeksizin görevden azlettiği sakıncalı profesörleri çağrıştırıyordu. Bu çağrışım, konuştuğu veya soru sorduğu zaman kesintiye uğruyordu. Özgürlükçüydü. Uygarlaşmayı özgürlüğe tabi kılıyor, bir karasinekle bir insanı, aynı doğal haklara sahip, iki eşit yaratık olarak görüyordu. Arkadaşımın teorilerini dinleyecek halde değildim. Sineklerin özgürce yaşadığı daracık evin bir köşesine kafayı vurup uyudum.    Ertesi gün arkadaşımla birlikte konferans vereceğim yere gittim. Her zamanki gibi bol bol el sıkmalar ve ‘hiç yaşlanmıyorsun’larla karşılandım. Yine aynı yerde, sigara dumanlarının sararttığı aynı afişlerin altında konuşacaktım. Yine her yıl gelenler gelmişti. İşin kötü yanı, hayatında hiç kitap okumadığı halde teorisyenler gibi polemiğe giren Deli Heydo da gelmişti. Yıllardır benden dinleyip, belleğine inanılmaz bir ayrıntıyla nakşettiği düşünceleri, bana karşı yöneltecek ve benimle yine kıran kırana polemiğe girecek, birçok insanın da desteğini alacaktı. Heydo’yu görünce, geçen yıl söylediklerimi bu yıl söylememeye ve konuyu değiştirip, Heydo’nun ve değerli dinleyicilerimin hiç bilmediği bir alana, Aborcinlerin kıtadaki tarihine ve mevcut durumuna dair bir konuşma yapmaya karar verdim.  Arka sıralardan konferansı, ‘Sınıf mücadelesinin yakıcı sorunlarından’ ilgisiz alanlara kaydırdığıma dair mırın kırınlar geldiyse de aldırmadım. Konuştum, bitirdim, bir iki mecalsiz soruyu saymazsak, kimseden tıs çıkmadı, gayet iyi oldu. Ağzıma bir sakız attım. Konferans yerini terkederken, yararlı olduğuna dair taktir sözleri duydum. Cebime kapalı bir zarf koydular.    İki gün sonra başka bir konferans için Londra’ya uçtum. Her yıl olduğu gibi beni sevgili arkadaşım Paşa karşıladı. Çocukluğumun havucu çok sevdiğim anlarında, köyümüze öküz arabasıyla havuç satmaya gelen, Çamçavuş’lu Bodo Veli’sini anımsattığı için Paşa’ya daha çok kanım kaynıyordu. Pratik zekasına ve buluşlarına hayrandım Paşa’nın. Siyasetle ilgilenmediği ve okumayı da ciddiye almadığı için acele etmiyor, kıpırdayan her şey hakkında görüş bildiriyor, oturaklı, yalın yargılarla hayatı rahatsız etmeden yaşayıp gidiyordu. Arabasına bindim, yola girdik. Hal hatırdan sonra, benim her yıl gelişimi dedelerin gelişine benzetti. Benzerliğin hangi noktalarda olduğunu sordum.   “Biliyorsun,” dedi, “dedeler her yıl taliplerini ziyaret ederler. Dedeyi indiği yerde biri karşılar, alır eve getirir. Sonra talipler dedenin geldiği eve gelirler, hal hatır sorarlar.  Devrimciler de geldiği yerden alınır, bir eve getirilirler. Devrimci talipler, devrimcinin misafir olduğu evde toplanır hal hatır sorarlar. Buraya kadar anlattığım birbirine benziyor,değil mi?” diye başını çevirip bana baktı. Gülümseyerek onayladım.  “Güzel. Sonra dede, cemi toplar, cemde konuşur, birlikten beraberlikten sözeder, Hz. Ali’den, Hacı Bektaşi Veli’den sözler aktarır. Konuşmaları dinler. Cem bittikten sonra dede’ye yol görünür. Dede arabaya binerken cebine bir kapalı zarf sıkıştırılır. Devrimci ne yapar? Aynı şeyi yapar. Düzenlenen geceye veya panele gider, her zamanki konuşmayı yapar, birlikten beraberlikten sözeder, Marx’tan, Lenin’den güzel laflar aktarır. Etkinlik bittikten sonra devrimci dedeye yol görünür. Devrimci arabaya binerken cebine bir kapalı zarf sıkıştırılır. Bu her yıl böyle devam eder gider.”    “Yani şimdi aralarında hiç fark yok mu diyorsun?”    “Var. Dedeler taliplerini kış ayında, en çok da muharrem ayında ziyaret ederler, devrimcilerin ziyeretleri baharda olur, en çok da mayıs ayında ..”    Alınıp alınmadığımı anlamak için başını çevirip yeniden baktı.    “Yanlış anlama, “dedi mahcup bir sesle. “Ben seni kastetmiyorum. Sen farklısın. Bu da bana ait bir teoridir. Senden başka da kimseye anlatmadım.”    “Adı ne bu teorinin?”    “Adı, Devrimci -Dede’dir. İki tane büyük D yan yanadır, aralarında bir çizgi var, yani : D-D.”    İçimde yıllardır durmaksızın birbirini doğuran ve içten içe harlanarak ışıldayan o çifte ateş, yaratıcı ve yıkıcı ateş sönmüş gibi oldu. Yok olma ile var olma bilincinin sınırında titrek bir gölgeye dönüştüğüm sanısına kapıldım. Eve gittik. Banyoya girdim. Elimi yüzümü yıkadım. Bakışlarıma vuran iç dünyamı seyre koyuldum aynada. Her yıl kendini tekrarlayan dedeyi aradım. Meziyetlerini zaaflarına yediren birkaç surat gelip geçti. Kendimi, kenar semt evlerinin üstüne kaçak kat inşa eden bir müteahhide benzetince ürperdim. Hemen oturdum, yedi günde (her gün 16 saat çalışarak) 7 tablo, iki heykel yaptım ve hepsini Paşa’ya hediye ettim. Tablolarla heykelleri götürüp restoranına astı Paşa. İnanılmaz bir galeri iklimi hakim oldu salona. Rahatladım.     “Keşke bütün dedeler senin gibi olsa,” diye mırıldandı Paşa.