KART KÜRT'DEN KIRK BİN ÖLÜYE

Ulusal sorun egemen sınıflar dahil tüm sınıf ve kategorilerin bir sorunudur. Bu gerçek, sadece ezilen ulus için değil, ezen ulus içinde geçerlidir. Sorun, insanın kendisini özgürce ifade edebilmesi, iç zenginliklerini, yeteneklerini, önerilerini, eleştirilerini, kapsamlı ve özgürce açığa vurabilmesi, geliştirebilmesi sorunudur. Dilin yasaklandığını veya gelişme olanaklarının ortadan kaldırıldığını düşünün. Düi yasaklanan baskı altına alman insan, kendi geçmişinin çok yönlü kültürel zenginliğinden kopar. Bilginin besleyip körüklediği hayal dünyasını, derinleşme ivmesini, bereket yüklü çağrışımları, yerellikten kurtulma ve entemasyonelleşme yeteneğini ve de gelecek perspektifini yitirir. Ana dili yasaklanan tüm insanlar için geçerli bir gerçektir bu.Ezen ulusun insanları,ezdikleri için hiç bir zaman Özgür olamazlar. Ulusal bencillikle, ön yargılarla, efendilik ve üstünlük psikozuyla dumura uğramış bir iç değerler sistemini özgürlükle bağdaştıranlayız. Özgürlük duygusu, tüm dilleri, kültürleri, envai çeşit ışıltıları, renkleri, sürprizleri, sonsuz maddi ve manevi zenginlikleri, kuşkuları, bilinmezlikleri, aklın alamayacağı her türden çelişkiler, uğultular mahşerini kucaklama ve büyük yaratıcılık serüvenlerine atılma duygusudur.Bir dil bir başka dili ve kültürü eziyorsa, kendisini yeterince ifade edemiyor, ezdiği dilin ve kültürün zenginliklerinden kendisini yoksun bırakıyor demektir.Ezilen ülkelerde ulusal sorun diğer sınıfların olduğu kadar, işçi sınıfının da bir sorunudur. Hele özellikle kendi ana dilinin ve kültürünün yasaklandığı veya ağn baskı altma alındığı ülkelerde ulusal sorun işçi sınıfının baş sorunudur. Kendi diliyle konuşamayan, geçmişindeki kültürel zenginliklerle donanamayan bir sınıf bu sorunu ikinci plana atamaz. Bu baş sorunu ikinci plana atmak, hiç bir sorunu çözememek, güç haline gelememek demektir. Ev tutuşmuş, cayır cayır yanıyor. İçindeki insanlar evi söndüreceklerine birbirlerini baş düşman ilan ediyorlar. Baş düşmanı bertaraf ettikten soma evin söndürülmesini programlarının esası haline getiriyorlar. Durum buna benziyor.Baskı ağır olduğu için savaş beklenilenden daha yıkıcı bir karektere büründü. Sömürge ülkenin sınıflan arasında kurulan değişmez statüko parçalandı. Ateş, feodal uyuşukluğun yaşamı taşlaştırdığı bölgeleri ayağa kaldırdı, toplumu iki kampa böldü. -Feodallerin ve burjuvazinin bir bölümü aşiret ilişkilerini ve ulusal kurtuluş savaşının bazı hatalarını kullanarak halkın bir bölümüyle birlikte ezen ulus cephesine katıldı. Bir bölümü tarafsızlaştı, bir bölümü ise kurtuluş cephesine katıldı. Ezen ulusun egemenleri gerillanın kitle temelini zorunlu göç politikasıyla zayıflatmaya kalkıştı. Bu, gerilla savaşının gelişmesini yavaşlattı. Hareketli birliklerin ortaya çıkıp yaygınlaşmasını geciktirdi ve öhu bir nisbi durgunluk sürecine soktu. Savaş, ataerkil sistemin kalesi olan aileyi sarstı. Politikleşen aile,-dağı genç kadın ve erkekle besledi. Kapalı aile, kulağını kendi sorunlarından ulusun sorunlarına doğru çevirdi. Klasik kan davası kültünün yerini, özgür vatan şehitleri kültü aldı. Baba otoritesi zayıfladı. Dar ve katı ahlaksal aile toprağından kurtulan kadın, kendisini ulusal hakları için döğüşen geniş vatan topraklarında buldu. Aile sorunlarından sıyrılıp ulusun sorunlarıyla kucaklaşmanın özverilerini, risklerini yaşam, tarzı haline getirdi. Hayatı, kadın ve erkek yığınlarıyla birlikte değiştiren kadın, ayağa kalkmanın, örgütlenmenin gücünü kavradı, inisiyatif, bilgi ve geleceği kurma coşkusuyla yetkinleşti. Ne yazık ki savaş, çoğu zaman barışın yapamadığını yapıyor, küllenmiş çelişkileri açığa çıkarıyor, yaşamı ayağa kaldırıyor, yürütüyor, yeniliyor, yetkinleştiriyor.Savaş, ezen ulusu da derinden sarstı.Zoraki göç politikasıyla milyonları yerinden yurdundan eden egemenler, ezilen ulusun tarımım çökerttiler ve krizi geniş ölçüde batıya taşıdılar. Ordunun siyasal yaşamdaki tayin edici gücü iyice pekişti. Savaş bölgesinden geçen uyuşturucu ticaretinin yollan dallandı, sistemin vazgeçilmez parçası mafya ile sistemin savaş rantlarıyla semiren vurucu güçleri bu yollar üzerinde yol arkadaşları haline geldiler ve sistemi bir bütün olarak çeteleşme sürecine soktular. Doğudan batıya gönderilen asker tabutlarının çevresinde yeşeren egemen ulus şovenizmi, süreç içinde genişleyerek toplumu kangren gibi sardı. Egemenlerin Kürt adını telaffuz etmeye başlaması, yani "Dağ Türkleri", ya da "kart-kurt" teorisinden vazgeçişleri kırk bin ölüye mal oldu. Savaş, ekonomik krizi derinleştirdi, ezen ulus aydınlarının önemli bir bölümünü suskunluğa sokarak dolaylı savaş suçlusu haline getirdi. Egemen sınıflar arasındaki çelişkileri şiddetlendirdi.Ulusal kurtuluş savaşı,tüm sınıf ve kategorileri harekete geçirmede başarlı bir politika izledi. Burjuvaziyi, feodalleri, eşrafı, köylülüğü, din adamlarını, Avrupa’daki Kürt işçilerini, ulusal hareketin dayanağı haline getirdi. Parlamentodan ve yasal olanaklardan yeterince yararlandı. Açık ve gizli, kanlı ve kansız mücadele biçimlerini birleştirmede başarılı oldu. İlk dönemin kapalı kapıcı sekter politikasını, kitleselleştikçe terk etti. Zaman zaman ilan ettiği ateşkeslerle, uzlaşma çağrılarıyla barıştan yana güçlerin ön yargılarını, saplantılarım kırdı, devleti uzlaşmaz, kan dökücü bir konuma soktu kafalarda. Tüm bu taktikleri uygularken silahlı direnişi vazgeçilmez temel bir öge olarak gördü. Bunlar, hareketin faziletleridir. Zaafları üzerinde durmayacağım.Gelinen noktada ulusal liderin hangi ülkede olduğu sorunu çok fazla bir önem taşımıyor. Avrupa söz birliği etse, lideri götürüp savaş meydanındaki generallere verse, ''Alın bu teröristi asın," dese, onlar da assalar ne olacak? Kürtler, *”Bu iş bu darağacının kurulduğu yerde bitti. 1984'den bu yana boşuna savaşmışız", deyip kıçlarının üstüne mi oturacaklar? Savaş şahinleri, "yılanın başını ezeriz, parçalanma olur, ekonomik yatırımlara başlarız zafer perçinlenir," görüşündedirler. Bu, çok tekrarlanan bir emperyalist görüştür. Cezayir savaşı sırasında Sartre, Fransız sömürgecilerinin görüşlerini şöyle koyuyordu:1-Cezayir sorunu herşeyden önce ekonomiktir. Mesele, sağduyulu reformlarla 9 milyon insana ekmek vermektir.2-Bunun sonucu olarak da toplumsaldır. Doktorların ve okulların sayısı arttırılmalıdır.3-Bu da eninde sonunda psikolojiktir.Ancak bu üç faktör üzerine çalışılırsa sakinleştirile-bilir: eğer açlığını bastıracak kadar yerse, eğer bir işi olursa ve eğer okumayı bilirse, artık sous-homme (alt insan) olmanın utancını taşımaz ve biz de eski Fran-ko-Müslüman kardeşliğini yeniden keşfederiz." (Frantz Fanon, Sosyalist Yay., sf:185)Sen benim dilimi konuşmak, benim yaşam tarzımı ve kültürümü benimsemek zorundasm. Dilini ve kültürünü unut, benim gibi ol. Çünkü senin pazarına ben egemenim. Sen benden ayrılamazsın, bensiz var olamazsın. Ben seni de temsil ediyorum, benim kendi kaderimi tayin etme hakkımı kendi hakkın olarak gör. Bu yaklaşım karşısmda susan, tepki göstermeyen aydınların ülkesiyiz şu anda biz. "Bu ezilmiş, parçalanmış kırk milyonluk ulusun kendi kaderini tayin hakkı vardır. Bu hakkın ne zaman ve nasıl kullanılacağı sorunu o ulusun kendi sorunudur," diye sesini yükselten aydınların sayısı iki elin parmağını geçmez. Ezici çoğunluk birlikçidir ve ayrılma hakkının da amansız düşmanıdır. Ezici çoğunluk, zoraki birlikten, yani savaştan yanadır, savaş suçlusudur. Tarih, savaş suçlusu aydınların istilası altındadır. Savaşın şiddetini bu istilanın çapı belirtiyor. Haksızın cinayetini seyreden aydının elleri kanlıdır.