SAZIM

Takaza bir sazım var. Kafam şiştiği zaman kucağıma alıp tıngırdatıyorum. Sanatın bir alanında yoğunlaşan genellikle diğer alanlarına da ilgi duyuyor. Sanatsal ilgi alanın çeşitlenince herhangi birinden derin, mucizevi bir sonuç alamıyorsun. İlgi alanları gücümü parçalıyor. Sanatsal yaratıcılık arzumu tek bir alana haspedince insan diğer yeteneklerine ihanet etmiş hissine kapılıyor. Yetenekleri, arzuları sınamak, bu sınama sonucunda ortaya çıkan ürünleri sayretmek, dinlemek, duyumsamak yenilenmenin, çağrışımlar ve taze ilhamlarla dolmanın bir yoludur. Tıngırdattığım takaza sazın beni motive ettiğini, duygularımı ve bilincimi ateşlediğini söyleyebilirim. Sanatsal yaratıcılıkta insanın kendi iradesini zorlaması şarttır. Zor, doğurtucu bir öğedir, ebedir. Yaratıcılar, en büyük zoru kendilerine uyguladılar. Bir çoğu kendi derinliğindeki cevheri zor aracıyla açığa çıkarıp seferber etti. Özgürleşme süreci tuğla tuğla inşa sürecidir. Zor, bu sürecin asıl işçisidir. İnsanileşme, insanın kendi içindeki bu işçiyi planlı, disiplinli ve randımanlı bir tarzda harekete geçirmesine bağlıdır. İçimden, eski ve modern biçimleriyle tüm enstrümanları çalmak geliyor. Kucağımdaki sazın atası kopuzdur herhalde. Kopuzun doğal ve egzotik sesi ruhumu çağrışımlarla yükleyebilir. Aslında kopuz, kemanla saz arası bir enstrüman. Üçbuçuk ayak yüksekliğindedir. At kılından bükülmüş iki teli vardır. Sago’lar, efsaneler okuyan Şaman dedesi ya da kam-ozan, kopuzu, keman yayına benzeyen bir yayla dillendirir. Çalgı aletlerinin ilkelliği, sözün müzikteki egemenliğine yol açıyordu eskiden. Söz, gücünü melodinin zenginliğine, büyüsüne bağlı olarak yitiriyor. Zengin bir senfonik müzik eşliğinde söylenen şarkının söz gücünü düşünün. İlkel enstrümanlar beni daha çok çekiyor. Flütü seviyorum. Flütün atası nerelidir? Flütün atasının Olympos adlı bir Frigyalı olduğu bana pek inandırıcı gelmiyor. Flütün atasını Sümer’de aramak gerikiyor. MÖ. 4000 yılında Nil’in yeşil deltasında, bereketli kıyılarında gezinen Flüt’ten de sözedebiliriz. Flütün ve arpın ataları vurmalı çalgılardır. Belki de Yahudilerin sofor adı verdikleri koç boynuzu türünden üflemelilerdir. Basit kamış düdük olamaz mı? Düdük sözcüğü müziğin ciddiyetiyle bağdaşmıyor. Bizim köyle bir paşa kişi vardı. Bir sohbette klarnetçinin adını unutunca, “O düdükçünün adı neydi,” diye sormuştu. Sümer Flüt’ünü, Japon Koto’sunu, Çin Kin’ini, dört telli Homeros sazını, ve Paşa Kişi’nin düdüğünü bir araya getirip, bunları bir kuş korusunun eşliğinde dönüştürmek. İnsan, doğadaki en güzel sesleri devşirip, kendi müziğinin kovanında bala dönüştüremez mi? İnsanın, tahrip ettiği doğanın sesini dinlemeye her zamankinden daha çok ihtiyacı var. En zengin müziği o icra etmiş olsa da... Müziğin anavatanı neresidir? Çin olabilir. Gül göbeği gibi yumuşak, içli bir armoniye sahiptir, Çin müziği. Dramatik ögelerle nakışlanmış, ritmik, dinamik, değişken bir temponun ikliminde buluruz kendimizi. Modern batının recitativo’larına, arya’larına analık eden bir müziktir bu. Çin’liler, müziği, MÖ. 2935’de Fuhsi’nin bulduğun iddia ederler. Öyle anlaşılıyor ki Lavta’yı ve rübabı enstrümanlar katarına katan Fuhsi’dir. Bambu borularını bir çeşit ağız org’u haline getiren Niu-gua adlı bir kraliçeden söz ederler. Ayrı uzunluklarda, boğum sayıları farklı, ve her biri ayrı altı sesle öten bambu kamışlarını düşünün. Yalnız, diğer çalgıları ayarlayan bambu borular sistemini, yani altı liu’yu, MÖ. 2698’de imparator Huang-di’nin icat ettiğini söylüyorlar. Dünyada ilk müzik felsefesinin kurucusu herhalde imparator Şun’dur (MÖ. 2255). Pan flütünün ve beş ipek telli sazın kaşifi de odur. Müziğin tarihsel kaynakları konusunda batı, doğudan oldukça geridir. Yunan bile, mimarlık, heykel ve edebiyatta batıya verdiklerini müzikte pek veremedi. Çift borulu aulos ile tek telli kitara(lir), Asya’dan, Hindistan ya da Mısır’dan gelmedir. Roma’yı ve Bizans kilise müziğini, oradan da batıyı etkilemiştir, doğu. Bütün dinlerin yaptığı gibi Hiristiyanlık da, çalgılar üzerinde baskı kurarak çalgı müziğinin gelişmesini geciktirmiştir. Kilise, müziği tekeline almıştır. Bu, bireysel, özgür yaratıcılığın prangalanmasıydı. Ancak büyük buluşlar, tarihsel olaylar kırabildi bu tekeli. Haçlılar, ortadoğu’nun zenginliklerinin yanında, onların tınılarını, melodilerini, çalgılarını da yağmaladılar. Tabi, kilisenin müzik üzerindeki tekelinin asıl yıkıcısı kapitalizmdir. O, öncelikle kilise dışı müziğin gücünü ve olanaklarını emerek, onu yeni bir birleşimle-kilise müziğinden de yararlanarak-bir üst seviyede yeniden üretti. Bu, müzik dünyasında, manifaktürden modern üretime geçiş gibi bir şeydi. Her neyse, uzatmanın gereği yok. Sazımı tıngırdatmanın tam zamanıdır.