TAPINMA ÇAĞINDAN YARATICILIK ÇAĞINA

Sanat ve edebiyat açısından insanlık nereye gidiyor? Bu konuda genel olarak ne söyleyebiliriz? Var olan durum, gelecek konusunda bize ne diyor? Şöyle üstünkörü bir baktığımızda, gözümüze ilk çarpan şey, serbes Pazar oluyor. Işık ve renk cinnetinden oluşan reklam kargaşası. Güçlü propaganda araçları. Pazarda dolaşan, ruhunu yitirmiş mallar. Görünürde kendini ele vermeyen, ama alttan alta cereyan eden amansız rekabet.Artık sanat ve edebiyat dünyasında, insan için üretimin yerini pazar için üretimin aldığını söyleyebiliriz. Pazarda dolaşan kaliteli sanat ve edebiyat, kendini okutma veya özümletme gücünü yitirdi. Düşünce özgürlüğünü savunan ama düşünme özgürlüğünü beceremeyen, hatta onu yitiren, kalabalık bir reklam okurunun yarattığı tozdan dumandan göz gözü görmüyor. Bunlar, insana var oluşunu unutturan, kolay tüketilen ve ciddi bir özgürleştirme yeteneği bulunmayan eserlere sarılıyorlar. Eğer bu eserlerden kazara bir tanesi iğfal ediciyse, çetinse, yani ruha tat, beyine feryat verecek, yani düşüncenin ve imgelemin kalıplarını parçalayacak derecede zorluyorsa, okumuyorlar. Bu bir batı rüzgarıdır. Krizin dehası değil, kolay tüketim metası. Virginia Woolf değil, Barbara Cartland; Dostoyevski değil, Harold Robbins, Stefan King...Tüm özgür görünümüne rağmen pazar için üretilen sanat ve edbiyatın, bırakalım okuyucunun özgürleşmesini onun özgürlüğünü kabullenme gibi bir eğilime sahip olmadığı açıktır. Özgürlük, kolay yaratılan ve kolay tüketilen bir olgu değildir. Kolay ve hızlı tüketim sözkonusu olunca, yaratma da kolay oluyor. Beşyüzü aşkın romanın sahibi Barbara Cartlant, romanlarını pembe bir iklim içinde, memurlarıyla birlikte yazıyor. Anti-formcular veya de-kolajcılar, kahve telvesini, boyaları, rekli kağıtları, tutkalları, kürdanları tuvalin üzerine fırlatıp çiğniyor, sky board’la üzerinden geçiyor, tanınmış galerilerde sergiliyor ve güçlü bir reklamla tüketiciye kolayca okutabiliyorlar. Tuvalin önünde dikilip saatlerce günlerce şekil, renk, ışık, derinlik, ruh, anlam yaratma çabasına girmenin bir anlamı yoktur artık. Kendini ve tuvali zorlamadan, onun üzerine iki mürekkep damlası düşürerek veya düz bir çizgi çekerek pazara girebilirsin. Bilgisayarla resim yapabilir, onları büyük lazer printlerden geçirip, galeri duvarlarına asabilirsin. Pazar şaşırtıcı ve zengindir. Alengirli görselciler; çırılçıplak soyunup, derilerine çengeller geçirerek kendilerini tavandan asanlar; canlı heykeller; proses sanatçılar; punkçular; ruhcular; op-artcılar; semiyotikler; tuval yerine gövdeyi kullanan body-art’cılar; hapening’ciler... aklınıza ne gelirse.Pazar için üretilen sanatın ruhunda, yerleşik değer yargıları ve egemen erkle barış içinde yaşama ilkesi vardır. Bu bakımdan o, can alıcı çelişkiler yumağından, ürkütücü çöküntülerden, değişime gebe krizlerden uzak durur. Bireyin derinliğine inme yeteneğini gösteremez. Tüm gerçekliğiyle sistemi inkar eden, sistem dışında duran bireyi dıştalar, yok sayar. Öte yandan, reklamın gücüyle geniş bir sanat tüketicisinin (özellikle de okurun) ortaya çıkması, tümden olumsuz bir durum değildir. Okunan, pazar için üretilen kalitesiz kitaplar da olsa, okuma eylemi şakaya gelmez. Okuyan, eğer okumayı yaşam tarzı haline getirmişse değişiyor. Okuyanın ölü kitaplardan yaşayan kitaplara geçişi kolay oluyor. Ne okursa okusun, okuyan insan, pazar için üretilen kitapların aksine, alt beynimi harekete geçiriyor, bende güzel çağrışımlar yaratıyor.Türkiyedeki sanat ve edebiyatın önemli bir bölümü, Kargaşadan, ateşten, karşı edebiyattan korktu hep. Bundan dolayı o, otuzbinden fazla insanın ölümünü, köylerin yakılmasını, çevrenin tahrip edilmesini, cezaevlerindeki büyük insanlık dramını,yani sınıfın, cinsin ve ulusun hali pür melalini görmezlikten geldi. Büyük yıkımların, insan ruhunda yarattığı kargaşayı sanata, edebiyata dönüştürmekten kaçındı. Bağıran, yakıcı gerçeği tüm yönleriyle görmek, duyumsamak, sanat ve edebiyat dünyasına sokmak isteyenleri radikallikle, sanatı ve edebiyatı, politikanın basit bir aracı haline getirmekle suçladı. Konuya baktı hep. Konunun nasıl işlendiğine, diline, derinliğine, büyüsüne bakmadı. Bu onun “tarafsız”lığının gücünü, ne menem bir şey olduğunu gösteriyordu. Pazar için üretilen sanat ve edebiyat, toplumu kendi ruhuna uygun bir tarzda biçimlendirmekle kalmıyor, Kaliteli sanatın biçimlendirdiği yığınları da şekilsizleştirme, kendine benzetme tehditini ciddi bir şekilde gösteriyor. Sanat ve edebiyat, beyin hücreleri arasındaki ilişki ve iletişimi gerçekleştiren beyin aminleri gibidir. Eğer bu aminler zayıfsa, azsa, veya yapısal bozukluklarla malulse, ortaya, psiko-manyak depresif durumlardan, paranoid ve şizofren gibi davranış bozukluklarına kadar bir yığın sorun çıkar. Bazen bu beyin aminleri çok sağlıklı ve normal olmasına rağmen alınan uyarıcılar, amfetaminler, bunlardan bazılarının dengesini bozabilir veya potansiyel arazları kışkıtabilir. Pazar için üretilen sanat ve edebiyatın tümü demiyeyim ama önemli bir bölümü, amfetamin rolü oynuyor. Ruhumuzun ve düşüncemizin aminlerini musalla taşında “amin”leştiriyor.Günümüzün aç gözlü tüketim dünyası, insanlara, gelecekte sanat ve edebiyatın, sanatçılar ve edebiyatçılar tarafından üretilmeyeceğini, bunların yerini, beyin kapasitesi çok daha güçlü olan, kurgu, derinlik, büyü ve imgelem yaratma konusunda insanı aşan teknolojik harikaların alacağını, herkesin yaratıcı olmaktan çıkıp tüketici konumuna gireceğini söylüyor. Bu, yaratıcı öznenin, yarattığı nesneye teslim oluşunun teorisidir ve çok eski bir teoridir. Totemi, tanrıyı ve parayı yaratan insanın, toteme, tanrıya ve paraya teslim oluşunun bir teorisidir. Tarihi yapan ve yıkan, yaratıcılardır. Onlarınların tarihsel yürüyüşleri, onların yarattıklarına teslim olmadıkları, tapınmadıkları bir çağa, sanat ve edebiyatın imtiyazını yitirip, tüm topluma yayıldığı, herkesin sanat ve edebiyat yapabildiği bir çağa doğrudur.