ROMAN

Insan kendi içinde, hayal dünyasında derinleşmezse roman yazamaz. Yazarın romanda kendisini hissettirmesi kadar kötü bir şey yoktur. Kaliteli okuyucuların eleştirilerine tanık oluyorum bazan. “Kişileri tasfir etmiyorsun. Kişilerin gözümüzde somutlaşmıyor.” “Sen mekan tasfırı yapmıyorsun. Kahramanların mekansız mı?” “Halkın ruhunu, yerel özelliklerini yansıtamıyorsun.” “Romanlarında doğa yok.” “Cınselliği ön plana çıkarıyorsun.” “Tek bir romana, iki roman sıkıştırıyorsun.” Ve benzeri eleştiriler...Övgüler de çok. Onları sıralamama gerek yokHer romancının gönlünde, yazdığı her romanın, edebiyat dünyasında yankı uyandırması arzusu yatar. Sadece toplumsal hayatta değil, edebiyatta da devrim zor iştir. Geleneğin malul ettiği insan, kolayı seviyor. Herkes açılmış hazır yoldan yürümeyi seviyor. Devrim işi, kapasite, perspektif, risk, hayal ve cüret işidir. Akademik resmi dünyayı, beyinleri kötürümleştiren geleneği, alışkanlıkları, karşına almadan, kendine saldırmadan devrim yapamazsın.İnsanı yabancılaştıran, atomize eden, özunden ve özgürlüğünden uzaklaştıran şartları, estetiğin büyülü diliyle açığa çıkarmak zorundadır roman. Ne doğayı, ne de insanın özünü ve özgürlüğünü kutsayamayız. Maddi dünyada, tek bir nesne yoktur ki, devrime ihtiyac duymasın..Evrimin olduğu yerde devrim olmaz mı? Biri olmadan digeri olmaz. Biz sadece toplumsal devrimleri görüyoruz. Oysa ki toplumsal devrimler, evrende cereyan eden büyük devrimin, gözle görünmeyecek derecede küçük bir parçasıdır. Romancının gücü, İnsan ruhunun nüfuz edilmesi zor olan sahalarına girip girmemesine, insanı keşfedilmiş insan olarak, roman sahnesine çıkarıp çıkarmamasına bağlı bir sorundur. İyi romancı, sadece insanın değil, nesnelerin dilini ve iç dünyasını da romanına taşyıyan , insanın ınsanla, insanın nesnelerle olan ilişkilerinin diyalektiğini ve armonisini ustaca kuran, okuyucuya bu gercekliği yaşatan romancıdır. Bazı usta romancılar, bu durumun farkında bile değildirler. Kendi gizli gerçekliklerini usaca yazınca ortaya toplumun gerçeği çıkıyor. Yazarın, toplumu yazdığını sanıyoruz ilk başta. Halbu ki, kendi içindeki toplumu yazmıştır yazar. Toplum bireyin, birey ise toplumun ruhunda yaşar kendi serüvenini.Okuyucu pazarında bir yığın roman dolaşıyor . Elli yıl sonrasının okuyucusu, bunlardan kaç tanesini arayıp zevkle okuyacak? İnsanın ulaşılmaz gücünü , zamana meydan okuyan berceste düşüncesiğni ve çelişkisini özümleyen, çatışmadaki uyumu ve inceliği yakalayan romanlar, elli yıl sonra da aynı zevkle okunacaklardır. Bundan kımsenın kuskusu olmasın. Kıtap okuyanların sayısı azaldı belki. Ama okuma, tarihin hiç bir döneminde bu denli yaygın bir güce ulaşmadı. İnternet, okunan şeyin kalitesini düşürmesine rağmen, okumayı devasa boyutlarda yaygınlaştırdı. Bu, dünya çapında bir kültür devrimidir. Yığınlar, birbirleriyle yazışıyor, içeriği ne olursa olsun, okuma ve yazma tezgahından geçiyorlar. Kultur devrimi sırasında, dev yığınlar, duvar gazetelerını okuyor ve onlara yazıyordu özgürce. Duvarın yerını ekran aldı şimdi. Yazmanın ve okumanın bu denli yaygın olmasından korkmamıza gerek var mı? Boş şeyler okuyan ve boş şeyler yazan bir insan, nihayetinde bir alışkanlık ediniyor. Okuma ve yazma alışkanlığı. Ve bir gün, roman, ekrana çıkacak ve onlar romanı okumak zorunda kalacaklar. Siz roman sözcüğünün yerine isterseniz, ‘kaliteli yazılar,’ ibaresini koyun.