KOMÜN VE ÖRGÜT

İnsanın acizliği, yönetilmeye muhtaç oluşu ve tek kelimeyle insanın iflası, örgütün varoluş şartıdır. Örgüt, bu varoluş şartını sürekli değiştirerek korumaya, sağlamlaştırmaya çalıştığı gibi, insanı harekete de geçirir, onu istemeyerek özneleşme iklimine de sokar. Komünün ideolojisi, örgüte karşıdır ve onu zayıflatmaya ve giderek ortadan kaldırmaya çalışır. Bununla birlikte, komün bir örgüttür, örgütlenmiş halkın adıdır. Ondan daha kitlesel, daha demokratik bir örgüt yoktur. Komün, uzun bir tarihsel süreç içerisinde örgütleri ortadan kaldırabilir mi? Bu onun kendisini ortadan kaldırma çabasına, tüm mülkiyet biçimlerine ve bu biçimlerin, insan ruhu ve bilincindeki etkilerine, güdü haline gelen kalıntılarına karşı yürüteceği kararlı, tarihsel mücadeleye bağlıdır. Gelgelelim ki, örgütün biçimini, ruhunu, cüssesini de şartlar tayin ediyor. Tüm muhalefet örgütlerinin ve dolayısıyle de komünün yasaklandığı, açıktan komün faaliyeti yürütmenin mümkün olmadığı şartlarda, tarih, komünarları, gizli bir komünist veya komün partisi kurmak zorunda bırakır. Partinin görevi, komünleri örgütlemek, komünlerin gerçekleştireceği devrimden, yani kitlesel komün iktidarından hemen sonra kendisini feshedip, komünler içinde erimektir. Bu nokta, komün partisini, devrimle birlikte güçlü bir devrim devleti kuran ve bu devletin kumanda merkezine yerleşen klasik komünist partilerinden ayıran önemli bir noktadır. Partilerin varlığı, merkezi iktidar cihazının, yani devletin varlığına bağlıdır. İktidarın komünlere ait olduğu, özge bir değimle, komünlerin iktidar organları haline geldiği şartlarda, hayatı doğrudan kitleler yönetir, partiler değil. Tabi ki bu, komünler içinde farklı görüşlerin, grupların, blokların, kıran kırana mücadelelerinin olmayacağı anlamına gelmez. Komünler nihayetinde, toplumun tüm sınıf ve tabakalarının, tam hak eşitliği ilkesine bağlı olarak, içinde yeraldıkları kitlesel iktidar organlarıdırlar. Genel bilgi donanımının ve siyasal eğitimin, her yaş ve cinsten insanları sarıp sarmalayarak, komünlerde vazgeçilmez bir yaşam tarzı haline gelmesi, komün üyelerinin yönetilme ihtiyacını zayıflatacağı gibi, komünlerin, yasa yapan, yasayı uygulayan, eşyayı ve hayatı yönetebilen vasıflı insanlardan oluşmasına da yol açacaktır.Sendikalar, kişinin veya devletin işveren olduğu, özel mülk kapitalizminde veya devlet kapitalizminde bir anlam taşırlar. Komünlerin yönettiği, kollektif mülkiyet veya komün cumhuriyeti sisteminde, mülkiyet komünlere ait olduğu için işçi işveren ayrımı yoktur. Her komün bir halk meclisidir, hükümetini seçer, denetler ve isterse azleder. Kendi ekonomik, sosyal ve siyasal yaşamını, üretimini ve bölüşümünü kendisi tayin eder. Komün Cumhuriyetini, toplumun mülküne el koymuş, parti tarafından yönetilen bir devlet sosyalizmi ile karıştırmamalıyız. Böylesi bir sosyalizmde devlet, işveren konumundadır ve karşısında sendikaları bulur. Komün cumhuriyetinde sendikalar kime karşı kurulacaktır? Ücretini kendisi ayarlayan, kendi yaşamını kendi kararlarıyla kuran, yani doğrudan demokrasinin öznesi olan bir kitle için sendika ne anlam taşır?Ordu, silahlı bir örgüttür. Komün cumhuriyeti, savunma ya da güvenlik görevini, halktan ayrı olarak örgütlenmiş profesyonel bir orduya vermez. Bu görevi, her yıl düzenli askeri eğitimden geçirilen ve anında, silahlanabilen halkın kendisi üstlenir ve savaşa halk karar verir.Komün cumhuriyetinde düşünme ve örgütlenme özgürlüğü üzerinde hiç bir baskı yoktur. Kadınlar, gençler, sanatçılar, değişik düşünce ve yaşam grupları, örgütlenme ve mücadele haklarını, cumhuriyetin anayasal güvencesi altında özgürce kullanabilirler. Komünün yaşamı, örgütün en demokratik biçimlerini, örgütsüzlüğe geçişi kolaylaştıracak, sancısız hale getirecek biçimlerini bulup uygulamakla geçer. Tabi, örgütsüzlüğe geçişin, Dünyaya bağlı bir sorun olduğunu da hiç bir zaman aklından çıkarmaz. Komün cumhuriyeti, kendisinin de bir örgüt olduğunu, doğrudan demokrasiyi uygulayan en demokratik cumhuriyet olduğunu, bozulmaya ve dolayısıyle yığınlar tarafından yıkılmaya açık olduğunu aklından çıkarmaz. Devrim bir yaşam tarzıdır. İster muhalefet, isterse iktidar döneminde olsun, aynı öze ve ruha sahiptir. Kendisini inşa etmenin ilerlemenin en domokratik araçarını bulmak ve bu araçlarla hayata yüklenmek durumundadır. Örgüt, insanı ayağa kaldırır, aydınlatır, harekete geçirir. Örgüt aynı zamanda, insanı yığınlardan koparır, insana yabancılaştırır, insanın tepesinde, onun özgürlüğünü sınırlayan ve yokeden bir cihaz olarak belirir. İnsanın özgürlüğü, onun örgütten, devletten, aileden ve en büyük örgüt olan dinden ve onun dokunulmaz, kutsal başkanı Tanrıdan kopuşuna bağlıdır. Bu, elbette ki sadece devrimin değil, tarihin bir sorunudur. İnsanın tapınma ve tapındırma geleneği, yani örgüt geleneği, onun varoluş tarihi kadar eskidir. Bu gelenek, insanın güçlü bir güdüsü haline gelmiştir. Tarihin en ileri, en derin devrimlerini yapan güçlerin kurmayları bile, kendilerini, yığınları yönetmeye hak kazanmış seçkin kurtarıcılar olarak görüyor ve yerleştikleri mevkileri başkalarına devretmeyi bile düşünmüyorlar. İnsanın mevkisini sağlamlaştırma ve sonuna kadar hükmetme eğilimi, onun yarattığı Tanrı figüründe açıkça görülüyor.