DEVLET VE DEVRİM

Devlet, topluma yabancılaşmanın adıdır. Tarihin ortaya çıkardığı tüm devletler, doğaları icabı, topluma yabancılaşarak ayakta durmaya çalıştılar. Engels, “Devlet, ilga edilemez, söner,” diyor. Çalışan yığınlar tarafından, çalışan yığınlar için kurulan hiç bir devlet, görevini tamamlayarak kendiliğinden sönmez. O da diger devletler gibi, değişik biçimlerde sınıf ve egemenlik üretir; kamu refahını, kendi güvenliğinin bir emniyet sübabı olarak görür ve silahlı gücünü çalışan yığınlara karşı, sürekli tetikte tutar. Tüm örgütler içinde, kendiliğinden sönmeye karşı en güçlü direnişi devlet gösterir. Aile, devletten daha temel bir örgüt olmasına rağmen, kendiliğinden sönmeye, devlete nazaran daha yatkındır. Bundan dolayıdır ki devlet, toplumun devrimci dinamizmi tarafından parça parça, bazen de yekpare olarak, durmaksızın ilga operasyonlarına, devrimlerine uğrayacaktır. 1871’de Paris işçileri, devleti, klasik biçimiyle ilga ettiler. Avrupa burjuvazisi, Prusya kıtalarıyla, onu ilga edildiği yerde, yeniden kurdu.Bir devrimin çapını ya da derinliğinin gücünü, o devrimin devlete karşı çıkışının çapı ya da gücü belirler. O ilkin, varlığına karşı mücadele ettiği cihazı olduğu gibi devralmıyor, onu parçalıyor; ikinci olarak, onun yerine yeni bir cihaz koymuyor. Onun yerine koyacağı cihazın tüm görevlerini halka devrediyor. Yani profesyonal orduyu kaldırıyor. Bunun yerine, halkın genel silahlanmasına dayanan bir savunma ve güvenlik sistemini geçiriyor. İkincisi, merkezi bürokrasinin görevlerini büyük ölçüde kaldırıyor. Halka yaşadığı alanda doğrudan demokrasi, yani kendi yaşamını düzene sokacak yasaları doğrudan yapma, tüm ülkeyi ilgilendiren temel sorunlarda ise referandum olanağını veriyor. Tabi ki burada, cüssesi küçük de olsa, binlerce komünden oluşan bölgeler arasında koordineyi sağlayacak, merkezi referandumları düzenleyecek, dış ülkelerle ilişkileri ve benzeri görevleri yürütecek, merkezi bir hükümet olacaktır. Sadece bir kez seçilme hakkına sahip üyelerden oluşan, iki üç yıl görevde kalan ve tabandaki küçük bir komün hükümetinin üyeleri kadar maaş alan, hiç bir kalıcılığı, profesyonalliği ve ayrıcalığı olmayan bir hükümet.İnsan yönetilmeye ne kadar muhtaçsa, kendi yaşamını ne kadar az yönetiyorsa, Tanrıya ve devlete o kadar ihtiyaç duyar. Devrimin temel sorunu, insanı, kendi yaşamının yöneticisi haline getirmek, insanı, insan yöneten veya insan tarafından yönetilen bir kültürün karşısına dikmektir. Devrim, proleter bireyin burjuvazi tarafından sömürülüşünü, ezilişini, yönetilişini ortadan kaldırırken, yani bireyleri sınıflı sistemlere bende eden anlayış ve uygulamaları köklü bir şekilde yıkarken, bireyi, kendi dayandığı sınıfın bir nesnesi, savunduğu ideolojinin kör bir zahidi olmaktan da kurtarır. Devrim, insanın bizzat kendini kurtarması olayıdır. Yabancılaşmaya her zaman hazır, profesyonelleşmiş araçlardan korkmasının nedeni de budur. Kendi sınıfının veya bu sınıf adına hareket eden araçların egemenliğinden kurtulamayan, o sınıfın birer basit üyeleri durumuna düşen bireyler topluluğunun egemenliği bir işe yaramaz; böyle bir topluluğun özgürlükle bir ilişkisi de olamaz. Her topluluk, her cemaat, her sınıf, kendi bireyinin dışında bir güçtür. Sınıf, tarihin ve toplumun, birey de sınıfın, düşünme, inanç, adet ve davranış biçimlerini, yaşam tarzını ve onun ruhunu olduğu gibi alır; ona itaat eder, onu, yaratılışının ve varlığının şartı olarak görür ve onun bir bendesi haline gelir. Devrim tam da bu noktada, sınıfa karşı, bireyin özgürlüğünün yanındadır. Bu özgürlüğü savunamayan bir devrim, özgür bireylerden oluşan özgür bir birlikteliği, yani toplumun özgürlüğünü de savunamaz.Bireyin kendi sınıfına bağımlılığını ortadan kaldırmak, kolay bir iş değildir. Bu, çok uzun bir tarihsel dönemi kapsar. Özel mülkiyet, asıl gücünü, insanlığın altı yedi bin yıllık yerleşik mülk duygusundan aldı. Hiyerarşiyi oturttu, bireyi mülk sahiplerinin, onun örgütlerinin, en başta da devletlerinin, şeflerinin bendeleri haline getirdi, bunu muazzam bir kültür olarak içselleştirdi. Bu yüzdendir ki, günümüzün modern bireyleri bile bendeliklerinin farkında değildirler. Yüz elli yıl önce Marx, Alman İdeolojisi adlı eserinde, “…sınıf, bireyler karşısında bağımsız bir varlık edinmiştir;” diyordu, “bu yüzden bireyler, yaşam koşulları önceden belirlenmiş olarak bulurlar ve hayattaki konumları dolayısıyla kişisel gelişimleri kendilerine, sınıfları tarafından yüklenir; böylece, ona bağlı hale gelirler. Bu, ayrı ayrı bireylerin işbölümüne tabi oluşlarıyla aynı şeydir ve ancak özel mülkiyetin ve emeğin kendisinin ortadan kaldırılmasıyla bertaraf edilebilir.”Hiç kuşku yok ki bu sorun, günün ve geleceğin sorunudur. Devrim, yürüyüşünü, sınıfı yücelterek, onu tıpkı tanrı gibi biricik kurtarıcı ilan ederek, sınıfın devletini, partisini, liderini göklere çıkararak, bunların topluma yabancılaşmasını daha bir derinleştirerek sürdüremez. Devrim, yürüyüşünü, tüm bu ve benzeri ögelere ve bunların dayandığı tarihe, ekonomik, siyasal, toplumsal, düşünsel ve inançsal temele karşı mücadele ederek sürdürebilir. Tüm mülk biçimleri (özel, devlet, kollektif vs.) öz olarak aynıdır; sahip olmak, onu, daha iyi yaşamanın bir aracına, kişisel veya sınıfsal egemenliğin bir aracına dönüştürmek. Bunların içinde, kötünün iyisini, kollektif mülkiyeti, tarihsel olarak tercih etmek zorunda kalan devrim, yürüyüşünü, tercih ettiği de dahil, tüm mülk biçimlerine ve bunların her türlü alet ve edavatına karşı sürdürmek zorundadır. Başka türlü var olamaz. Muzaffer Orucoğlu