SAVAŞ SONRASINDA SOVYET DEVLETİ

Savaşın sonuçları ağırdı. Yüz milyonluk sovyetlerin 20 milyonu ölmüş, milyonlarcası sakatlanmıştı. Yıkıntıya dönen ülke, ciddi bir konut sorunuyla karşı karşıyaydı. İşgale uğrayan bölgelerdeki endüstri ve tarım felç olmuş, Alman ordusunun müsadere siyaseti sonucu, hayvan sürüleri ortadan kalkmış, bu bölgelerde yaşayan Sovyet halkı büyük bir açlık tehlikesiyle yüz yüze kalmıştı. Savaşın olağanüstü boyutlarda merkezileştirdiği devlet, dördüncü ve beşinci beş yıllık planlarda (1946-1955) yeniden inşa şiarını yükselterek, üretim araçlarının üretimine, yani ağır sanayiye, geçmiştekinden daha büyük bir ciddiyetle sarıldı. Sulama konusunda dev tasarılar hazırlandı. Konut sorunları ve tüketime yönelik üretim, ağır sanayinin çıkarlarına tabi olarak ele alındı. Yani, devletin sahip olduğu ağır sanayi dallarındaki sermaye yatırımlarının gücü, herşeyi belirledi. Bu güç, ücretlerin artırılması, işçinin işyerini değiştirme hakkı üzerindeki yasağın kaldırılması, kolhoz köylülerinden alınan vergilerin hafifletilmesi, kısacası, yaşam şartlarının her alanda hızla yükseltilmesi gibi talepleri bir dönem için askıya aldı.Doğu Avrupa ülkelerinde ve en son Çekoslavakya’da (1948) komünistlerin iktidara gelmeleri ve bir yıl sonra da Çin Devrimi’nin gerçekleşmesi, Sovyetlerin ilk atom bombası deneyi, Batının soğuk savaş politikası çevresinde birleşmesine yol açtı. Kore Savaşı, Kapitalist blok ile sosyalist blok arasında dolaylı bir hesaplaşma olarak ortaya çıktı. Soğuk savaş, sovyetlerdeki merkezileşmeyi zirvesine vardırdı. Dıştan yekpare gibi görünen devlet, iki karşıt kampa bölünmüştü. Devletin kumanda merkezinde bulunan ve merkezileşmeyi daha da derinleştirmekten yana olan Stalin’ci bürokratlar, birinci kampı oluşturuyordu. Bu kamp, teorik olarak eğitilmiş parti üyelerinin ve ordu komiserlerinin bir bölümüne, bilinçli, Stahanovist işçilere ve kolhoz ve sovhozlar içinde yer alan eski serf kökenli yoksul köylülere dayanıyordu. İkinci kamp ise, tam insiyatife ve nisbi bir özerkliğe sahip olmak isteyen işletme yöneticilerine ve teknogratlara; göğüsleri madalyalarla dolan, prestijleri ve imtiyazları artan, merkezin kontrol ve baskısından kurtularak, kendi alanlarında tam bir hareket serbestisi kazanmak isteyen generallere; devletin ağır vergilerine karşı çıkan, devlet karşısında pazarlık gücüne sahip olmak isteyen, devlete ait tarım makinalarının kira bedellerinin düşürülmesini veya bu makinaların kolhozlara verilmesini isteyen, kulak ve mujik kökenli kolhoz köylülerine; kalemini parti kontrolünün dışında kullanmak isteyen aydınlara; canlanmakta olan ruhban kalıntılarına dayanıyordu. Toplumun önemli bir kesimi, üretim araçları üretimini, hayatın merkezine yerleştiren, planı piyasaya hakim kılan, tüketimi kısan, zorun yanında, maddi teşviklerle üretimi durmadan kamçılayan, sendikalar başta olmak üzere, tüm örgütleri, bir nevi devlet örgütleri haline getirerek muhalefeti bastıran birinci kampa karşıydı. Bu bakımdan, Devletin politikasını birinci kamp belirlemesine rağmen, asıl egemen güç, ikinci kamptı.Stalin’in ölümünden iki ay önce, yahudi asıllı Rus doktorlarının, bazı politikacıları öldürdüklerinin tesbit edildiği ileri sürüldü ve bunun üzerine, “Beyaz gömlekliler komplosu” adıyla yeni bir temizleme kampanyası başlatıldı. Ancak, Stalin’in 5 mart 1953’de ölmesiyle kampanya sona erdi. Bunun yerini, iki kamp arasındaki mücadele aldı. Aslında Stalin’in ölümü yeni bir durum değildi. Devrimin ortaya çıkardığı, Stalinin de güçlendirdiği devlet, Stalin’i çok önceden öldürmüştü. Durum Hz. Süleyman’ın ölümünü anımsatıyordu. Süleyman ölmüş ama bastonuna dayandığı için düşmemişti. Herkes O’nun yaşadığını sanıyordu. Bastonu kemiren küçük bir kurtçuk, bir zaman sonra onun incelmesine ve kırılıp Süleyman’la birlikte düşmesine yol açmıştı. Tebası, Süleyman’ın öldüğüne o zaman inanmıştı. Tabi Stalin’in ölümü, yeri doldurulamaz büyük bir boşluğa yol açtı. Yukarıda anlatılan birinci kampın bu boşluk içinde cüceleşen cüssesi, ikinci kampın cesaretini artırdı. Kruşçev’in liderliğinde atağa geçen ikinci kamp, sürece yayılan bir görevden alma, tutuklama ve birkaç infazla birinci kampı kolayca tasfiye etti. Bu, devlet kapitalizminin liberalleşmesi yolunda atılmış, zayıf ama önemli bir adımdı. Kruşçev ve ekibi, içte, dayandıkları güçlerin taleplerini ve öncelikle de kendi güvenliklerini sağlama almak, dışta ise uluslararası kapitalizmle rekabet gücünü yakalayabilmek için, liberalleşmeyi, küçük çaplı bir reform hareketi ile başlattılar. Mayıs 1957’de, merkezi bakanlıkların önemli bir bölümünü kaldırıp, bunların yetkilerini, yüz beş sovnarhoz’a devrettiler. Amaç Merkeziyetçiliğin, bölgesel sanayiyi ve işletme yöneticilerini sıkan prangalarından kurtulmaktı. İşçilerin işyerlerine zorunlu bağımlılığını emreden yasayı kaldırdılar. Tarımdaki durgunluğa son vermek için, Kolhozların mecburi ürün teslimi şartını kaldırıp, bunun yerine, devletle kooperatifler arasında yapılan satınalma anlaşmalarını geçirdiler. Ürün fiatlarını yükselttiler. Köylülerden mal olarak alınan, küçük bahçe veya küçük tarla sahiplerinin üretiminin büyük kısmını götüren vergileri kaldırdılar. Devlete ait makina ve traktör istasyonlarını kolhozlara sattılar. Ve böylece Kolhozların, üretim makinalarını, devlete ait makina ve traktör istasyonlarından kiralama işlemleri ve dolayısıyla devlete kira bedelleri ödeme yükümlülükleri kaldırılmış oldu. Tarımı, merkezi planın katı iklimiyle değil, genel yönergelerle yönlendirmeye başladılar. Özel meskene izin verdiler. Şehirlerdeki birçok işçi ailesi, tek bir oda içinde yaşıyor ve mutfakları diger ailelerle birlikte, ortak kullanıyordu. 1955’de, şehirlerdeki meskenlerin yüzde yirmi beşi, köylerdekinin ise tamamına yakını, özel sektör tarafından inşa edildi.Bu ve benzeri reformlar, Sovyetleri dış dünyaya daha çok açtı. Merkezi plan çerçevesinde büyüme ve kar güdüsü giderek güçlendi. İşveren konumunda olan ve emek gücünü meta olarak işleme sokan Tekelci Devlet kapitalizmi, tüketim maddelerinin üretimi alanında güçlü bir geçmişe sahip olmadığı için, bu alanda, dünya tekelleriyle rekabet edemedi. Üretim makinalarının ihracında, sanayi kompleksleri ve barajlar kurmada, silah satışlarında belli bir rekabet gücü gösterdi. Kendi yakın müttefikleri başta olmak üzere, çeşitli ülkelerle ticareti genişletti; bu da değişim için üretimi, sermaye üretimini ve ihracını geliştirdi. Fakat iş disiplininin gevşemesini, tüketim malları kıtlığını, tarımdaki durgunluğu, yüksek fiatları ve benzeri sorunları bir türlü çözemedi. Merkezin çıkarları, tek tek yerel işletmelerin çıkarlarıyla çatıştı, bu da çeşitli sorunlara, israflara yol açtı. Kendi işletmelerine faizle para veren devlet, kendi satınalma komisyonlarıyla kolhozlar arsındaki müzakerelerin doğurduğu rüşvetçilerle uğraşmaya başladı. Genişletilmiş yeniden üretimin ihtiyaçlarına bağlı olarak merkezi plan tarafından belirlenen ücretler arsındaki uçurum giderek açılmıştı. Bir bakan, bir işçinin nominal olarak aşağı yukarı yüz katını alıyordu. Dünya kapitalizminin, sovyet ekonomisini ya da devlet kapitalizmini, kendi doğasına çekme yönündeki zorlayıcı baskısından ve bir dizi yan sebeplerden dolayı, sovyet bürokrat burjuvazisinin değişik klikleri arasındaki çatışmalar, Kruşçev döneminde de sürdü. Devlet kapitalizmi, dünya pazarlarında çok uluslu tekellerle rekabet gücünü bir türlü yakalayamıyordu. Artı-değer, piyasa ve meta kategorileri, klasik kapitalist ülkelerdeki kadar canlı değildi. Dünya ekonomisi, Sovyetlerdeki devlet işletmelerini, kendi kendilerini finanse eden, azami kazanç dürtüsüyle donanmış, bağımsız, kapitalist işletmelere dönüşme yönünde zorluyordu. Bu zor, devlet kapitalizminin ruhuyla ve devlet mülkiyetini yıllarca yönlendiren, ona tasarruf eden, imtiyazlı, bürokrat burjuvazinin direnciyle karşılaşıyordu. Kruşçevin son döneminde durum giderek ciddileşti. Kullanım değeri düşük ve aşırı mal üretimi, kitlelerin düşük satınalma gücüyle birleşince, stoklar, satılamayan mallarla doldu. 1963’de ortaya çıkan ağır tarım krizi de bu durumu iyice ağırlaştırdı. Kruşçev’in Kanada’dan 7 milyon ton buğday alması ve ekmeği vesikaya bağlaması, muhasımları tarafından devrilmesini engelleyemedi.Kruşçev’in yerine geçen Brejnev ve ekibinin, ekonomiyi canlandırmak amacıyla, 1965-66 da çıkarıp uygulamaya koydukları reformlar, liberalleşmeyi daha ileri boyutlara taşıdı. Bu reformlar, işletmelerin bağımsız insiyatiflerini daha da güçlendirdi. İşletme yöneticilerinin daha fazla kar yapmalarının yolları açıldı. Bunlar, kendi kendilerini finanse etme, çalışma temposunu istedikleri gibi artırma, üretimi sadece plana göre değil, talebe göre ayarlayabilme, üretimin niteliğini ve teslim vadesini tayin edebilme, işçileri iş yerinden çıkarma ve böylece ücretlerden tasarruf etme gibi haklara sahip oldular. Ücret kademelerini ve farklı pirimleri de üretime göre değil, satışlara göre kendileri ayarlayabileceklerdi. Bu reformlar, tarımda, 390 sovhoza, tam insiyatif ve kar ilkesine göre çalışma serbestisi tanıdı. Kolhozların, zemva örneğine geçmesine izin verdi. Verimli arazilerin çok önemli bir bölümünü, kar esasına göre işlemeleri için ailelere bıraktı. Bu ailelerin kolhoz pazarlarına sürdükleri ürünler, yüksek emek verimliliğini ortaya koydu ve toplam tarımsal ürünün önemli bir bölümünü teşkil etti. Bu ve benzeri reformlar, hem işletmelerin kendi aralarındaki rekabeti, hem de işletmelerin devletten kopma eğilimleri ile devletin sahiplik arzusu arasındaki çelişmeyi güçlendirdi. Devletle işletmeler, merkeziyetçilikle ademi merkeziyetçilik arasındaki çelişme, teoride ifadesini, liberal Liberman ile tutucu Sitnin arasındaki tartışmada buldu. İşsizlik, sistemin vazgeçilmez bir olgusu haline geldi. Verim yükseldiği için, devlet merkezileşme eğilimini gevşetti.Üretimdeki verimlilik nisbi bir artış gösterse de, Sovyet endüstri ürünleri, kalite ve çeşni olarak dünya pazarlarında, çok uluslu tekellerle rekabet gücüne sahip değildi. Silahlanma yarışı ve Afganistan işgali ağır külfetler getirmişti. Sovyet ekonomisi, çok uluslu tekellerin küresel ekonomiye gidiş yasalarının ağır baskısı altındaydı. Gorbaçov’un gelişini, ekonomideki liberalleşmenin üst yapıya yansıması ve devlet kapitalizminden klasik kapitalizme geçişin bir ara aşaması olarak değerlendirebiliriz. Can çekişen devlet kapitalizmi, ordunun bir kanadına dayanarak bu geçişi darbeyle durdurmaya yeltendi. Fakat, yığınların devlete karşı yıllardır beslediği öfkeye dayanan Yeltsin’i, yani uluslararası kapitalizmin Rusyadaki gücünü durduramadı. Bütün ülkelerdeki devlet işletmelerini özelleştirmekte olan uluslararsı kapitalizm, özelleşme sürecini beceriksizce sürdüren sovyet devlet işletmelerini de böylece, sancısız bir şekilde özelleştirdi. Lenin’in, hayatının son yıllarında duyduğu korku, aslında, duyduğu anda gerçekleşen korku, bu sefer tüm çıplaklığıyla, gerçekleşmiş oldu.