SANAYİDE VE TARIMDA MERKEZİLEŞME

Ekim Devrimi, kendini ilkin savaş komünizmiyle savundu. Bu, devrimin, iç ve dış müdahaleyi çökertmeye hizmet edecek her türlü müsadere hakkına sahip olması demekti. Devletin tayin edici gücü, savaş komünizmiyle, devrimin ruhuna yerleşti. Bunu NEP politikası izledi. Devrim, Dünya savaşının yol açtığı açlığı ortadan kaldırmak ve yıkılan sanayiye birikim sağlamak için tarımsal üretimi ve dağıtımı büyük ölçekte örgütlemeye girişti. Kapitalizmin, kendi kontrolü altında soluk almasına izin verdi. Savaş komünizminden canı yanan köylüleri yatıştırmak için de bu şarttı. Bununla birlikte devrim, hem büyük ölçekli üretimin, “mümkün olan en büyük merkezileşmesi” yolundaki çabalarını yoğunlaştırdı, hem de iç ve dış tehlikeyi savmak amacıyla devleti güçlendirdi. Lenin, hayatının son yıllarında, devrimin yarattığı devleti şöyle anlatıyordu:“Şimdi hükümet görevlilerinden oluşan büyük bir ordumuz var, ama bunların üzerinde gerçek bir denetim sağlayacak yeterince eğitilmiş güçlere sahip değiliz. Genellikle siyasi iktidarı yürüttüğümüz tepede, makina, bir şekilde işliyor; ama aşağıda hükümet görevlileri keyfi bir denetim gücüne sahipler ve onu sık sık bizim ölçütlerimizle çelişen bir tarzda kullanıyorlar. Tepede kaç kişi olduklarını tam olarak bilmediğim, ama birkaç bini geçmediğini sandığım, sayıları en fazla on binleri bulan, bizden insanlar var. Oysa aşağıda Çar’dan ve burjuva toplumundan aldığımız, kısmen bilerek, kısmen de istemeden bize karşı çalışan yüzbinlerce memur bulunuyor.”Güçlenen, topluma hakim olan ve giderek tüm mülklerin sahibi ve toplumun mutlak hakimi yolunda ilerleyen devlet, Lenin’in, Komünizmin gereği ve ön varsayımı olarak belirttiği ilkeyi, “..Büyük ölçekli üretimin mümkün olan en büyük merkezileşmesini,” sağlamayı, “Herhangi bir sanayi dalındaki bütün girişimler üzerinde doğrudan denetim yetkisine,” sahip olmayı ve bundan da daha önemlisi, endüstriyi hızlandırılmış büyüme bantına sokmak için, tarımsal artı-ürünün kaymağına tamamıyla el koymayı esas aldı. 1929’da, topraksız köylülerin desteğini kazanan, büyük bir kollektifleştirme hareketine başladı. Birkaç amaç vardı. Birincisi, kulak çitliklerini, devlet çiftliklerine dönüştürmek, köylülüğün diger kesimlerini kolhozlarda birleştirerek devleti kır mülkiyetinin tek sahibi haline getirmek; ikincisi, tarımı makinalaştırarak, büyük ölçekli üretime geçmek, artan tarımsal ürünü ve açığa çıkan kol emeğini sanayiye aktarmak; üçüncüsü, şehirlerdeki yiyecek karnesi sistemini ortadan kaldırmak. Tabi, Devlet bu ve benzeri amaçları gerçekleştirmeyi düşünürken, Marksizmin, köylülerin asla zorlanmaması, onların iknasının zamana yayılması konusundaki anlayışını dikkate almadı. Kollektifleştirme anında, yer yer köylü ayaklanmaları oldu. Bir karşı koyuş biçimi olarak toplu hayvan kırımları, kolhoz mallarına zarar vermeler ortaya çıktı. Direnişlere önderlik edenlerin kurşuna dizilmeleri ve kitlesel tutuklanmalar, devlet ile köylü yığınlarının önemli bir bölümünün arasını açtı. Stalin, daha sonra, “trajik” hataların yapıldığını söyledi. Kollektifleştirme tufanı 1933’e kadar sürmesine rağmen, ilk bir yılda büyük çaplı kollektifleştirmeler yapıldı. Devlet, mart 1930’da, tepkileri yumuşatmak, köylülerle barışmak için, her kolhozcuya bir bahçe, bir inek, küçük baş hayvan ve kümes hayvanlarına sahip olma hakkını tanımak zorunda kaldı. İstenilen ölçüde ürün alınmaması üzerine, devlet iki yıl sonra (mayıs 1932) yeni bir karar aldı. Beş yıllık merkezi planın istediği üründen fazla üretilen ürünlerin kolhozlar tarafından pazarda satılmasına izin verdi. 1934’de ise, bazı kulaklara yeniden seçim hakkı tanıdı ve din aleyhtarı propagandayı gevşetti. Köylüler, kolhozlardan, ülkedeki tüm ekili alanların yüzde üçünü oluşturan küçük özel bahçe veya tarlalara sığınma hareketine girdiklerinde, devlet aldığı bazı kararları 4 yıl sonra kaldırıp, yeniden zorlayıcı tedbirlere döndü. Bu durum, Kolhozlarda çalışan köylünün isteksizliğini derinleştirdi. Köylü, yarattığı artı-ürünün kaymağının kendi yaşamına dönmediğini, endüstriye aktarıldığını biliyordu. Bu yüzden, Merkezi Plan’ın kolhozlardan zorunlu olarak, istediği ürünlerin dışında, fazla bir ürün üretmeme tavrı içine girdi. Tarımsal üretim, sonuçta, merkezi planın hedeflerini aşmadı. Tüm bu zorlayıcı, Jakoben tedbirlere rağmen, 1935’e gelindiğinde, tarımsal üretimdeki gelişme, besin karneleri usulünün kaldırılmasına imkan verdi. İşçi sınıfı, toplam nüfusun yüzde 17’sinden, yüzde 33’e yükseldi. Devlet, Kollektifleştirmeyle, tacirleri, spekülatörleri, meta dolaşımı alanından tamamen silip attı; kendisini ve işletmelerini, kooperatifleri, kolhozları bu alana egemen kıldı. Stalin’in deyimiyle pazara “sovyetik ticaret” egemen oldu. “Kollektifleştirmenin artan hızını gözönünde bulunduran Parti Merkez Komitesi, traktör, biçer döver, traktör römorku vb. İmal eden fabrikalar kurma çalışmalarının da hızlandırılmasını zorunlu görüyordu.” (Bolşevik P Tarihi, 381)Toplum, başdöndürücü bir çalışma seferberliğinin nesnesi haline gelmek üzereydi. Sanayinin hızının, tüketim maddeleri üretimine soluk aldıracak tarzda, azıcık düşürülmesini kimse korkusundan söyleyemiyordu. Stalin, “…sanayimizin gelişme hızını düşürmenin gerekli olduğunu söyleyenler, sosyalizmin düşmanlarıdır, sınıf düşmanlarımızın ajanlarıdır” diyordu. (age, 387) Kapitalist kuşatmaya karşı koymanın tek yolu, hızla sanayileşmekten, tarihi zorlamaktan geçiyordu. “İleri ülkelerden elli ya da yüz yıl gerideyiz,” diyordu Stalin. “Bu mesafeyi on yıl içinde kapatmamız gerekiyor. Ya bu mesafeyi kapatırız, ya da bizi ezerler.” (age, 390)Dıştan durgun, azametli ve yekpare bir yapı olarak görünen devlet kapitalizmi, dolaşım girdabında dönüp elinde toplanan para sermayeyi, hızlandırılmış bir tempoyla, üretken sermayeye, yani yeni sanayi yatırımlarına akıtıyordu. Artık tüm yerel, bölgesel merkezler, işlevlerini, “devletin genel üretimi yönlendirişine ve kararlarına uygun olarak belirlemek,” zorundaydılar. Toplum, tepeden tabana doğru şaşmaz bir hiyerarşik kumanda ve delagasyon sistemiyle işleyen ve İşveren durumunda olan devlet ile işçi durumunda olan halk şeklinde (ötekilerle biz şeklinde) iki büyük kampa bölünmüştü. Devlet, toplumu, emperyalist kuşatmaya karşı sosyalizmi inşa şiarıyla çalışma seferberliğine çağırmış, toplum ise, dev bir örümcek ağını andıran ve çimentosu devlet kapitalizminin maddi zorunluluklarından oluşan, beton bir labirent içinde bu seferberliği kabullenmişti. Bu seferberlik sürecinde, çalışmayı teşvik ve ödüllendirme, üretimi kamçılayıcı bir rol oynadı. Sadece işçiler arasındaki yarışı değil, devlet işletmeleri arasındaki rekabeti de canlandırdı. Devlet işletmeleri arasında zaten, tam istihdamla çalışma, büyüme ya da merkezi planın hedeflerini aşma amacıyla, dev bir kapitalist tekelin işletmeleri arsındaki rekabeti andıran bir rakabet vardı. Sosyalizmin temel yaşam ilkelerinden birisi, artı-ürünü yaratan yığınların ihtiyaçlarını mümkün olan en yüksek düzeyde karşılamaydı. Devrim, “tarihi zorunluluklar” nedeniyle bu ilkeyi askıya aldı. İhtiyaçları kıstı, ücretleri dondurdu; sendikaları bürokratik devlet sosyalizminin organlarına dönüştürdü, grev, toplu sözleşme ve iş yaşamının kollektif olarak belirlenmesi gibi temel hakları yaşamın dışına sürdü. Kapitalist Kuşatılma ve sanayi alanında onu geride bırakma psikozuyla sürdürülen tüm bu seferberlikler, genişletilmiş yeniden üretim çarkını büyüttü. Yükselen artı-değer, ya da artı-ürün, yatırım malları sektörü ve silahlanma başta olmak üzere, eğitim, sağlık, yol gibi kamu harcamalarına ve ayrıcalıklı yaşam alanlarına ayrıldı. Anti-faşist savaşın yol açtığı çok büyük bir insan (işgücü) ve endüstüriyel değer kaybına rağmen, endüstüriyel artış (1928-50 arası) 6 katı buldu. Devlet görevlilerinin ücretleri yükselirken, normal işçi ücretleri 1928’in altında kaldı.