İÇ GÖZÜM

Donuyorum. Sokaktan topladığım odunlarla sobayı bir güzel yaktım. Avustralyalıların red gum dedikleri, hoş kokulu, ateşe dayanıklı odunlardır bunlar. Orta okuldayken matematik öğretmenimiz kızınca, "odun," diye bağırırdı. Bir kez de bana bağırmıştı. Olacaksam, liflerinden rayihalar tüten ve akkorlaşınca da altın ya da aşk ateşi gibi gülümseyen okaliptus odunu olmak isterim. İçi gevşek palmiye odunu olmak da var. Çubuk olmak istemem. Hele ki bizim gibi ülkelerde kızılcık çubuğu olmak. Birinin elinden, diğerinin kellesine, özellikle de düşünen kelleye 'küt!' diye inmek. Düşüncenin çubuk darbesine karşı iki tür duruşu var: Direnme ve taviz.Cezaevinde uzun yıllar direnen bir insanın, çıktıktan sonra geçim sorunlarının zebunu olması, günlük yaşamın gerekli gibi görünen ama aslında gereksiz ayrıntılarına tutunup helak olması acıdır. Bazen ev içindeki küçük ayrıntılar, yerdeki fıstık kabuğunun eğilerek alınması, sobaya odun atılması, bardağın çayla doldurulması, telefondaki gereksiz sesin gereksiz bir sesle doyurulması, sokaktan gelen kornaya 'Acaba birisi mi geldi,' merakıyla ilgi gösterilmesi, yığılan elbiselerin askıya geçirilmesi , yazıların ve resimlerin tasnif edilerek düzenli bir şekilde korunması vb. kemiriyor zamanımı, iş yapmamış gibi bir psikoza giriyorum o zaman. Kütüphanede çalışmak, tüm bu sevimsiz ayrıntılara son veriyor. Kütüphaneye yürürken bile, yolda sevgilime şiirler yazabiliyorum. Yolda yazılmış bu aşk şiirlerinden bir tanesini aktarayım aşağıya:İÇ GÖZÜMEn güçlü gözümKör olan iç gözümdürİç gözümle keşfettim seniAteşi ve müziğiAşkı ve dehayıYani sevgilimNabzının ellerininVe tepeden tırnağaTüm zerreciklerininTerennümünüİç gözümle dinliyorum şimdiKuşkularındanVe ön yargılarındanSıyrılDalıver ışığına iç gözününÇırılçıplakŞiir yazmak zor iş. Zengin ve alışılmadık çağrışımlar yaratan imgelerle dokumak şiir kilimini, zor. Biriken, sıkışan ve patlayan duyguyu şiire dönüştürmek. İnsan cezaevinde ya da birisine meftun olduğunda şiire haylice yaklaşıyor. Büyü ve büyücülük alemine girince şiire tutunuyor. Gücümü şiirden aldım biraz da cezaevlerinde. İster yazsın, isterse yazmasın, dünyaya meydan okurken içeri düşen her mahkum bir şairdir. Kimsesiz kekeme bir çocuğun hüznüne tutunur mahkum ve hiç bir güç koparamaz onu. Yaşlandıkça aşık olmak ihtiyacını daha çok duyuyorum. Aşktan güç almak iyidir. Sizi bilmem ama beni yeniliyor, taze duygular ve çelişkilerle yüklüyor. Şişmiş, hamile bir yaratıcılıkla gezinip duruyorum kendi içimde. Şaşırtıcı renklerle, tadına doyamadığım duyarlılıklarla, sancılı korkularla, çocuksu hayallerle tanışıyorum. Sağlığıma , dengeme, uykuma da iyi geliyor aşk. Sonu gelmez dengesizliklerimle yürüyorum asıl dengeme. Dünyaya son kez aşk ateşiyle bakıp, aşk ateşiyle ölmek fena değil. Irak'ı işgal etmek isteyen ABD başkanı Bush, yaşamında hiç aşık olmuş mudur? Ölüm korkusuyla yüklü bir çocuğun, bir insanın gözlerine bakmış mıdır? Eskiden elde kılıç, göz göze döğüşürlerdi. Döğüşenler, bir birlerinin gözlerindeki ölüm korkusunu, ibret verici zalimliği veya insaf ışıltısını görür, duyumsar, vicdan hanesinde belki değerlendirmeye yatırırlardı. Şimdi öyle mi? Adam, uçağı, tankı, füzeyi gönderiyor, karnını doyurup, köpeğiyle birlikte karısının koynuna giriyor. Şimdi gel de bu ortamda aşık olma, şiir yazma. Aşık olmadan, o adam dünyadan, dünya da o adamdan nasıl kurtulabilir ki?