DEĞİŞİM

Zaman unutturur. Birkaç yüzyıl sonra yaptıklarımızın hepsi unutulacak. Tarih, insanlığı en çok meşkul eden olayları ve düşünceleri kaydedecek. Usame Bin Ladin’in ikiz gökdelenleri iki serseri uçakla çökertmesi veya gen haritasının bulunması gibi... Zaman, tarihin çok ciddi olay ve düşüncelerini de unutturacak. Onbin yıl önce de Aboricinler güzel resimler yapıyorlardı. Günümüzde onlardan bir resim veya bir ressam adı kalmış mıdır? Antik Yunan bin üçyüz yıl önce Aristo’nun düşüncelerinin sonsuza kadar yaşayacağına inanıyordu. Ortaçağ skolastiği de keza aynı inançtaydı. Aristo şimdi bir anlam ifade etmiyor. İnsanlık onu, kendi düşünce tarihinin bir parçası olarak öğreniyor. Eskimiş, tarih olmuştur Aristo.Çoraplarımız gibi düşünceleremiz, ürünlerimiz, eylemlerimiz de eskiyor. Merdivenlerden zor çıkıyorum, eskimişim. Eskiden bir dağ zirvesinden, bir başka zirveye, karanlığı göğüsleyerek ne güzel yürüyordum. Geçenlerde bir kilo portakal, dört kilo soğan aldım. Kırk dakikalık orman yolundan yürüyerek eve geldim. Tepeye tırmanmaya başladım, merdivenleri çıktım, beton yola girdim, biraz daha tırmandım. Naylon torbanın dibindeki delikten küçük bir portakal firar ederek, karanlıkta, taa aşağılara yuvarlandı. ‘Hiçbir eşya benim bu yorgun ve masum durumumu kötüye kullanamaz,’ diyerek portakalın peşine düştüm. Çalı, taş toprak, tahta merdiven araları, odun yığını, karanlık, köpek hav havları. ‘Ben pes etmem ulan, bulacağım seni,’ diye kendi kendime söylenerek yirmi dakika sonra buldum portakalı. Yirmi dakikada bir şiir yazar ya da bir küçük desen yapabilirdim. Düşürdüğümü almak ya da bulmak zorundayım. Yoksa uyuyamam o gece. Unutulmaktan korkmayan insan büyük insandır. Bu tip insan, genellikle değişimden yanadır. Her şeyin değişeceğine ve eskiyeceğine müthiş inanır. Yaşanılan zamanı yani günü esas alır. Nüfusunun yarısı yoksulluk sınırının altında yaşayan bir dünyada günü esas almak ne anlama gelir? Hiç bir şeyi geleceğe ertelemeden ve geleceğe feda etmeden, günü değiştirmek, güzelleştirmek ve yaşamak anlamına gelir. Değişim ilkin değiştiricide başlar. En zor değişim, insanın kendisinde başlattığı değişimdir. Ama genel, sıradan insan geçmişteki değerlere sarılır, yaşamı bu değerlerle değiştirmeye kalkışır. Mevcut değerlerin geçmiş değerlerle sıkı bağlantıları vardır ve mevcut yaşayan geçmişten güç alır. Bununla birlikte mevcut, mevcudun yeni, devrimci değerleriyle yıkılır. Bu, işin esasıdır. Yenilenmeden ne kadar söz edersem edeyim, teorim pratiğimle uyuşmuyor. Modern yaşama, teknolojiye uyum sağlayamıyorum. Eşyalarım beş yıldır aynı yerde duruyor. Alıştığım aynı elbiseyi yıkayıp yıkayıp giyiniyorum. Duvardaki saat beş yıldır geç kalıyor. Yedi yaşındaki çocuğa yedi yıldır aynı şeyleri söylüyorum. Geçenlerde daha ağzımı açmadan, “konuşma, ne diyeceğini duydum yeteeer,” diye bağırdı. Haftada üç dört gün RMIT Üniversitesinin Public Art bölümüne bağlı bir heykel atölyesine gidiyorum. Atölyenin demir, odun, cam, çimento ve balçık alt bölümleri var. Hepsine girip çıkıyorum. Bir bakıyorsun demir kesip dövüyorum, bir bakıyorsun balçığa biçim veriyorum, çimento döküyorum, ağaç yontuyorum, plastik eritiyorum... Kaskları ve ürkütücü suratlarıyla madenci kafaları çıkıyor. Bölümlerin genel şefi, “Sen değişik materyallere biçim vermeyi seven bir insansın,” dedi bana. Yaşamımda eşyalara hiç bu denli müdahale etmediğimi farkettim. Yıllardır eşyaların yerlerini değiştirmeye cesaret edemeyen bir adam, onların biçimlerini ve özlerini değiştirmeye kalkışıyordu. Yenilenmekten, araçları ve alanları değiştirmekten korkmamak... Her yazının, her resmin, her heykelin, her müziğin yani her sanat ürününün derin orjinalitesi, özgüllüğü, ‘nevi şahsına münhasır’ ışıltıları olmalıdır. Picasso olağanüstü, büyük bir ressamdır. Ama çizdiği insanların önemli bir bölümünün gözleri ve burunları bir birlerine benziyor ya da bana öyle geliyor ki, ‘sanatçının stili, üslübü olmaz,’ diyecek kadar değişime, yeniliğe tutkun bir sanatçıdır Picasso. Delirerek kendi ürünlerini yok eden sanatçıların bir çoğu, ‘herşeyin bir birine benzediği ve anlamın yok olduğu,’ görüşünden girerler çılgınlık ya da delilik alemine. Kendilerini bıkıp usanmadan tekrarlayan ve bu fecaatın farkında olmayan milyarlarca insanın gizli dünyasında, vicdanında gezinirler, keşfe çıkarlar. İstenilen çapta değişememektir krizlerinin ana nedeni.