GEÇİŞ

İlk kez bilgisayarla yazıyorum. Harfleri buluncaya kadar akla karayı seçiyorum. Üstelik yedi yaşındaki oğlum Ekin bana yardım ediyor. Bu halimizle bu yazıyı bitireceğimizi sanmıyoruz. Çocuk harfleri büyük bir sabırla arıyor, bulduğunda seviniyor ve tuşa basıyor. Bunu tabi yeni bir arayış izliyor.Bu arayış ve sevinç süreci benim çocuğa yazdıracağım düşüncenin gücünü etkiliyor. Sarsak ve savsak şeyler çıkıyor ağzımdan. Yaşamımda hiç bu denli yüzeysel ve sallak bir duruma düşmemiştim. Şu anda korkuyorum. "S"lerin altına çıkıntı atamadığım için ve gazetede çalışanlar da, yanlışları düzeltme konusunda titiz bir ruha sahip olduklarından, benim "sallak"ın bir lesini kaldırıp, durumu "salak"laştıracaklarından korkuyorum. Ama olur bu tip maceralar. Her ilkin cilveleridir bu. Aslında bilgisayarın başına benim geçmem gerekiyor. Oğluma yazdırmam doğru değil. Alışmam gerekiyor. Uygarlaşma ya da modernleşme sancılı oluyor. Harfleri arayıncaya kadar, düşünce silsilemin bel kemiği eğiliyor. Elle yazarken düşünce beyinden omuza, omuzdan kola ve parmakların ucuna ılık bir su gibi kayıyor. Ve düşünce sana aitmiş, senin dışında bir nesne değilmiş hissini uyandırıyor. Bilgisayarla yazmanın yarattığı ilk duygu, düşüncenin senden ayrı, senin dışında, mekanik dünyanın bir parçasıymışçasına, sana karşı duruşudur. Sanırım, bana büyük ölçüde zaman kazandıracaktır ve bu benim uygarlaşmamda önemli bir adım olacaktır. Sağ kolumun ağrısı hafifleyecek, ağrı bu sefer omuzlara, omurlik soğanından, boyun kaslarına ve gözlere doğru yayılacaktır. Ama ilkel bir lap-top'la yazmanın avantajı, beli ağrıyan bir insan için oldukça büyüktür. Sırt üstü yatacağım ve bu nesneyi göbeğimin Üzerine koyarak ve rehavet içinde tuşlara dokunarak, düşüncemi ekrana aktaracağım. Rivayete göre, birde konuşunca yazan bir nesne varmış ki bunu duyunca oldukça heyecanlandım; araştırmaya karar verdim. Yalnız yaşadığım için kendi kendime konuşmayı meslek haline getirmişimdir. Özlü ve ışıltılı konuşma durumum vardır. Eğer o sesi kapan nesne ve bir yerlerde dolayısıyla yazıya çeviren nesne benimle beraber olursa, Barbara Cartland gibi üretkenliğim artar ve ömrümün sonuna doğru, romanlarımın sayısı beş yüzü bulabilir.Burada fikir yürütecek halde değilim. Şu anda beni tuşların hareketi ve ekrandaki o siyah kazığın hareketi ilgilendiriyor. Asıl büyük problem bundan sonra başlayacaktır: Yazının çıkışını nasıl alacağımı ve bu yazıyı nasıl yollayacağımı bir bilene sormam gerekiyor. Türkiye'de yaşayanları bu noktada takdir etmeliyiz. Dayanıklı ve dayanıksız tüketim eşyaları, iletişim teknolojisi ve bilumum hırdavat sanayi, batı yaygınlığında ve kalitesinde kullanılıyor. Gelen gidenlerin verdiği istihbarat bu yöndedir. Kaldı ki bana her telefon eden vatandaş, "E-mailin var mı?" diye soruyor. Yok dediğimde, "Aaa çok geri kalmışsın!” hayretiyle bana nasıl modernleşmem gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunuyor. Dayanamadım. Biraz da merak saikiyle, bilgisayar dünyasına girmiş oldum. Aslında ben çok önceleri, 1994'te herkesten önce modernleşmeye karar verdim ve inanılmayacak bir durum yaratarak bilgisayarın başına oturdum. On parmakla ve öküz yavaşlığıyla tam kırk sayfa roman yazdım. Nasıl oldu, ne yaptım, nereye bastım, nerede bir eksikliğim oldu, bilemiyorum -ki bir yığın adam da bilemedi- ben o kırk sayfalık romanı kaybettim. Bir varmış bir yokmuş olan kırk sayfamın acısı, beni teknolojiden küstürdü. O günden bu yana, tuşlara elim varmaz oldu. Baki selamlar. Gözlerinizden öperim. Yeni yaşamıma ve modernleşmeme bağışlayınız bu kısa yazımı. Gelecek yazımı daha uzun tutabilirim.