YER DÖŞEK GÖK YORGAN

İnsan, kendi aykırılıklarının ve deliliklerinin toplamıdır. Alışkanlıklarını sürekli yıkarak ilerleyen kaç insan var? Tekrarcıyız ve alışkanlıklarımızı seviyoruz. Yönetilmediğimiz anda bunalıma gireriz. Bir sahibimizin olması bizi mutlu eder. Sahipsiz mal yoktur. Sahipsiz mal heder olur. Yaratıcı, yarattığı harikaları kavrayamıyor. Yarattığı harikalar karşısında yabancılaşıyor. Elpençe divan ve secde kuyusana düşüyor. Yapıcının tapıcıya dönüşme macerasıdır bu. Televizyonda, SBS kanalını izliyorum. Karşımda, Johannesburg sokaklarında, gruplar halinde dolaşan Güney Afrikalı sokak çocukları. Tiner çekiyorlar. Kıvırcık, kocaman bakışlı, muhtaç ve aç. Arıyorlar, aranıyoralar. Kriminal, yıkıcı bir görünüm sergiliyorlar. Duvar diplerinde kıvrılarak yatanlar, ekmek isteyenler, vitrinleri iştahla seyredenler, bağıranlar, kaşınanlar, konuşanlar... Bir tanesi hem ağlıyor hem de konuşuyor. Eliyle karşıdaki apartmanları gösteriyor: "Orada oturanların hepsi zengin. Bize yiyecek vermiyorlar, bizi evlerine almıyorlar. Mandela onlara hiçbir şey yapamıyor. Mandela bize ekmek göndermiyor. Biz okula gidemiyoruz. Sokaklarda yatıyoruz. Bize battaniye vermiyorlar.” Uyuşmuş, on yaşlarında bir başka çocuk: “Beyaz kadınların çantalarında çok para var. çok yiyorlar, şişmanlıyorlar, bize vermiyorlar. Çöp bidonlarımızı eşeliyip dağıtmayın diyorlar. Mandela’ya söyleyin beni bir yere yerleştirsin. Ayakkabı göndersin. Ben onu seviyorum. beni yanına alsın. Annem yok." Sekiz yaşlarında bir başkası, az ötede kümelenen bir başka çocuk grubunu gösteriyor: “Dün gece torbamdaki elmayı çaldılar. Daha önce de ben uyurken üzerimdeki örtüyü çaldılar. çok çalıyorlar. Beni dövüyorlar. Onlar beyazlardan daha kötü. İyi bir beyaz bayan bana bir kutu süt verdi. Sütümü elimden alıp kaçtılar.” Oturduğu köşeden kalkamayan, ağlayan zayıf ve küçük bir çocuk: “Annem beni bulamıyor. Babam bana bakmıyor. Hastayım, ayağa kalkamıyorum. Bir adam bana ilaç getireceğini söyledi, getirmedi. Herkes yürüyüp geçiyor. Kimse durmuyor, bana yardım etmiyor. Geceleyin sokak kedileri bana bakıyorlar. Korkuyorum.” Çocukları bulan, onlara soru soran kameraman, sokak çocuklarının Johannesburg’da, şaşırtıcı boyutlarda çoğaldığını, cezaevlerinin çocuklarla dolduğunu anlatıyor. Ürpertici görünümlerin eşliğinde tabi. Mandela, çocuklara ekmek gönderemiyor. Bush’la birlikte kameraların karşısına çıkıyor, Amerika’nın Afganistan’ı bombalamasını desteklemek zorunda kalıyor. Bombalanmış bir dünya ekonamisinin enkazları arasında karıncılar gibi gezinen aç çocukların ağlayışları ve sızlamaları, insanlığın vicdanında yankısını bulamıyor. En küçük bir kıpırtının, bir direnişin, öncekilerine nazaran katlanarak daha büyük bir anlam kazandığı bir yüzyıla girdik. Karanlıkta öksürmenin değeri arttı. Kitlesel ilgisizliğin, vicdan nasırlaşmasının korkunç gücüne rağmen durum budur. Bir yılı aşkındır açlık grevinde bulunan, iskeletleşen, komalaşan ve ölen direnişçilerin, direnişlerinin büyük anlamını ve büyük gücünü, gelecekte çok daha iyi farkedecek ve anlayacağız. Aslında bu direnişin anlamını kavramak zor bir iş değildir. Yeri döşek, gökyüzünü de yorgan haline getiren, dünyanın herhangi bir yerinde, bir sokak çocuğunun gözlerine bakmak ağzından çıkan herhangi bir sözcüğü yakalamak yetiyor.