DERVİŞANE

Eskiden, yani 1967 ile 1973 arasında, ‘İyi bir komünist olmanın şartları nedir,’ diye düşünür dururdum. Temel özelliklerin yanında detaylara da önem verirdim. Zamanında yatıp zamanında kalkmak, dişleri en az günde bir kere fırçalamak, haftada en az bir kere banyo yapmak, düzenli traş olmak, elbisenin sade ve temiz olmasına dikkat etmek vs. Üst sınıflar ve bürokrasi taktığı için Kravata karşı bir allerjim vardı. Yemek konusunda da sadeliği komünist kişiliğin zorunlu bir tarzı olarak kavrıyordum. Abur cubur yememek, Lokantalardan uzak durmak, pazarlardan ucuz yiyecekler alıp, gaz ocağında pişirmek, kaysının, karpuzun, kavunun çekirdeğine ve ekmek kırıntılarına kadar hiç bir şeyi atmamak. Dünyayı Dünya ile birlikte kurtarma gibi bir durumum olduğu için Dünyanın herhangi bir köşesinde açlıktan derisi kemiğine yapışan bir insanı düşünerek hareket etme ahlakına sahiptim. Cebimdeki parayı, yeryüzü yoksullarının ve ezilenlerinin parası olarak görüyordum. Acıdığım herhangi bir dilenciye yardım ederken, dilenmemesini, ezilenlerin örgütüne girmesini, mücadele etmesini söylüyordum. Gepegenceciktim ve işin en acıklı ve dayanılmaz yanı, kadınlar yakışıklı olduğumu söylüyorlardı. Ama ülkenin ve Dünyanın durumunun, inançlı bir komüniste, kadınlarla gönül ilişkilerine girip, ‘zaman öldürme’ iznini vermeyeceği inancındaydım. Mücadeleciydim, yeryüzünü esas alıyordum ama çileci eğilimlerden de tamamen kopmuş değildim. Aşıkları anlayışla karşılamama rağmen, cinsel aşkın beni gerileteceğini, mücadeleden koparıp, sistem yaşamına savuracağını düşünüyordum. Çilecilik en çok bu noktada kendini gösteriyordu. Dönüş köprülerini yakmış, bilgi ve ateşle donanmış komünist feda kuşağının bir neferi olarak görüyordum kendimi ve beni sisteme bağlayabilecek herhangi bir şeyi kuşkuyla karşılıyordum. Cinsellik alanında, güzel kadınlara yan gözle bakmanın dışında, ciddi bir yaşam belirtisi göstermedim. Bu yüzden ilk cinsel hazı, hapisten çıktıktan sonra, kırkına merdiven dayarken keşfettim.Bilgiyle donanmayı, teorik formasyonu, iyi bir komünist olmanın temel şartı olarak görüyordum. Dünyayı kökten değiştirmeye gönül vermiş insanların boşa harcayacak bir tek dakikalarının bile olmadığına inanıyordum. Okumanın yeri, zamanı olamazdı, Otobüste, trende, tuvalette, her yerde, yürürken bile, ekonomi, felsefe, siyaset ve sanat üzerine yazılmış kitapları içten gelen bir coşkuyla okuyordum. Bir komünistin pasif bir bilgi ve sanat tüketicisi değil, bilgi ve pratiğine dayanarak düşünce üreten, düşüncesini eylemine klavuz eden bir kitle adamı olduğuna inanıyordum. Ve bundan dolayı düşünüyor, yazıyordum. Aradan kırk yıla yakın bir zaman geçti. Şu dünyanın haline bakıyorum, düşünüyorum da, ‘Bugün o tip insanlara, ogünkünden daha çok ihtiyaç var,’ diyorum. Çıplak, dervişane yaşayan, insanın ve doğanın yıkılışına karşı, bilgiye ve ateşe sarılan o insan olmaksızın, o insanı da aşan insanlardan oluşan irfan orduları olmaksızın insanlık bir yere gidemez; atmosferi delen bu gaz, bu çürüyen ruh ve ceset kokusu zehirler hepimizi.