KOYUN VE KEÇİ

Bilgisayar gözü bozan, beyinde ur üreten bir alet. Milattan 160 yıl öncesinin malzemesine dönmek, parşömen üzerine, tavuk teleğiyle yazı yazmak isterdim. Beni gün ışığından tecrit edecek bir pencere camına bile gerek duymadan, doğrudan gün ışığı altında...Pencere camı ilk kez Antakya’da, İsa’dan sonra, 370 dolaylarında ortaya çıkınca, insanlar onun arkasına çekildiler. Oradan bakmaya başladılar doğaya. Yalın yaşamak çekiyor beni. Yeryüzünde haddinden fazla insan var. Hep insan kalabalıkları içinde geziniyoruz. İnsandan daha iyi düşünen, bereket ve barış üreten koyun sürüsü içinde gezinmek, onlarla arkadaş olmak, yakından, büyük bir ciddiyetle onları gözlemlemek, birbirleriyle ve kuzularıyla ilişkilerini çözümlemek, onları anlamaya çalışmak, aklımızın ucundan geçmez. Anadolu’da Koyun Baba adlı bir Türkmen velisi (belki de delisi) varmış. Hacı Bektaşı Veli zamanında yaşayan bu Koyun Baba, rivayete göre hiç konuşmazmış. Namaz vakitlerinde sadece beş defa melermiş. Halk bu Koyun Babayı o denli sevmiş ki, II. Bayezit, halkın derin teveccühünü kazanmak için koyun babanın toprak yığını yoksul mezarının üzerine bir türbe, bir de tekke yaptırmak zorunda hissetmiş kendisini. Halk unutmaz, vefalıdır. Tarih sahnesinde asırlar boyu, koyun yününe bürünerek gezinip durmadı mı? Masumiyeti, ipek huyluluğu ve bekareti temsil eden bu yaratığın rengarenk giysilere dönüşen kıvırcık, dağlıç, merinos, karaman vb. tüyleriyle ısınıp korunurken, sütünü lıkır lıkır içerken, onun ruhunu da biraz özümlemiş olmadı mı? Yeryüzünün en büyük kalabalıklarının kuzuyu, İsa’yı sembolize eden bir yaratık olarak seçmesi tesadüf değildir. İnsan günahlarının kefareti olarak çarmıha gerilen İsa halktı. Protestanların yaktıkları Servetus da halktı. Katoliklerin yaktıkları Giordano Bruno halk değil miydi? Nazım’ın, “Koyun gibisin be kardeşim”ini buradaki değerlendirme ile karıştırmamak gerekiyor. Nerde okumuştum bilmiyorum, bir Kürt köyünde, genç ve atik bir kara keçi, sürüyü peşine takıp dar bir uçuruma götürüyor. Uçurumdan atlayıp karşı tarafa geçmeyi başarıyor. Tabi bunu gören koyunlar da atlama serüvenine kalkışıyorlar. Atlayan, her cesur koyun, soluğu uçurumun dibinde alıyor. Koca sürüden bir tek canlı koyun kalmıyor. Uçurumun dibinde büyük bir ceset sürüsü, ve tepede, kayanın üzerinde ise dimdik ayakta duran bir keçi. Bu durum, üniformalı tarihin durumuna nasıl da benziyor. Komutanın atladığı yerden, ordu atlar. Her gerçek komutan, askerlerine durmayı değil, atlamayı emreder. Asker atlar, düşer ve yaşayanların gözünde yücelir.Maddenin sonsuz çelişkisi, çatışması ve döngüsü içindeyiz. Bu baş döndürücü gerçeklikte, katı ve değişmez hiç bir çizgi yoktur. Var olan herşey yadsınıyor. Değişim cinnetinden sözedebiliriz sadece. Özdeşlik diye bir şey yoktur. Hiç bir şey, hiç bir anda kendisi değildir. Ve her şey görelidir. Çelişkinin bir yanının, tek başına hiç bir anlamı yoktur. Karanlık ışıkla, ışık karanlıkla, özgürlük baskıyla, baskı özgürlükle anlam kazanır. Bu mahşeri değişim, alt üst oluş aleminde, insanın en anlamlı çabası ve kavgası, keçi ve sürü gerçekliğinin yadsınmasına dayanıyor. Koyun saflığına, yoldaşlığına, barışına ve bereketine ulaşmaya hizmet ettiği müddetçe, her kıpırtı, özgürlük mabedinde ışıldayan bir ibadettir.