KENDİMİZİ FARKETMEK

Mal insanı neden bu denli çekiyor? İnsan, zenginleşmek, egemen olmak için inanılmaz bir çaba sarfediyor. İnsanın içindeki egemenlik ateşinin esası, mal üzerinde değil, insan üzerindedir. İnsan, hemcinsini, itaat ve hizmet mabedine sokup, kendisine secde eder bir duruma sokmayı seviyor. Filozof, herkesin filozof olmasını, aydın ya da sanatçı, herkesin aydın ya da sanatçı olmasını ateşli bir arzu olarak içinde taşımıyor. Yığınların söz dinleyen, hayran olan, tapınan bir sürü olarak kalması, yöneten insanın hoşuna gidiyor. İnsan, en karekteristik tarifini, tanrıyı ve onun kitabını yaratırken yapmıştır. Tanrı ve onun öbür dünyadaki düzeni, insanın idealindeki amaçtır. Erişilmez bir yerde bulunmak, insanın tüm kıprtılarından haberdar olmak, meleklerden, peygamberlerden oluşan memurlarla, cennet ve cehennem kurumlarıyla insanlara egemen olmak, onları kendisine muhtaç etmek, yönetmek. Tapınan insan, bu amaçtan vazgeçmiştir diyemeyiz. Tapınan insanın yabancılaşması daha derindir. Onun tanrılaşma arzusu, bu derinliğin gücü ile doğru orantılıdır. İlk ve orta yabanıllık dönemi hariç, son yabanıllık döneminden bu yana insan, hemcinsini eşyalaştırma, egemenliği altına alma felsefesiyle hareket etti. Bu felsefe, uygarlık döneminde daha bir güçlendi. İnsanlığın bu felsefeden kurtulması, uygarlığı aşmasına bağlıdır. Uygarlık, insanı ve doğayı çok daha derinlemesine tahrip eden, ideolojilere, dinlere inanan ve kendilerine özgü görüşleri olmayan, bağımsız düşünme yeteneğini yitiren sürüleşmiş insanların bir sistemidir. Ve temeli mülkiyettir. Sosyalizm, uygarlığın son toplum biçimidir. Ve temeli, en gelişmiş mülkiyet biçimi olan komünal mülkiyettir. Uygarlık sonrası toplum, tüm mülkiyet biçimlerinin ve mülkiyet kavramının, insanın insanı yönetme araçlarının, yani devlet ve aile başta olmak üzere tüm örgütlerin, ideolojilerin, dinlerin, disiplin ve özgürlük kavramlarının ortadan kalktığı bir toplumdur. İnsanın ve doğanın, kendi doğasını inkar ettiği bir durumdur bu. Gelişme yasaları burada da işler. Bu nedir? İnsanın insanlaşmasının ve giderek insanlığından çıkmasının, insanlık ötesi aşamaları katederek ilerlemesinin tarihidir.Meseleye böyle bakınca rahat ediyorum. Bitip tükenmez bir mal ve zenginleşme çabası içinde olanlar, gülünçleşiyor, acınacak bir duruma düşüyorlar. Bunu bir züğürt tesellisi olarak yorumlayamayız. Sorun biraz da insanların kendilerine ayıracak zamanlarının daralmasından kaynaklanmıyor mu? Yükselme hırsıyla her işe koşan, kendisine, kendi yüreğine doğru koşamıyor. Bu aynı zamanda, insanın başkalarına koşamaması, onlara yabancılaşması, onlardan kopması demektir. Yükselme, zenginleşme çabası içinde olan insanın, iş anında, diger insanlarla olan ilişkileri, onun mallar ve eşyalarla ilişkilerinden pek farklı değildir. İş anında gördüğü insan, “İki ayaklı bu mal, malıma mal katacak mı,” düşüncesini yaratır onda. Düşünen, güzel sözler söyleyen, çıplak bir dervişi, böyle bir insana tercih ederim.Yalan söylememek, eşyaya teslim olmamak, sade yaşamak, evrensel düşünmek, sadece insanın değil, karıncanın ve yeşeren otun hukukunu da gözetmek, ne kadar zor bir iş haline geldi. Çürümekte olan bu dünyanın delileri çoğalıyor. Dünyanın geleceğinin nabzı, yarattığı delilerinin nabzında atıyor. Bir zamanlar aşkımıza, mitolojimize, şiirlerimize konu ettiğimiz güneşten kaçar duruma gelsek de, büyük kaçış, kendi büyük çıkışına doğrudur. Yarattığı kendi zenginliğinin kölesi haline gelen insan, yani anlamını yitiren sürü, kendi içindeki insanın, yani anlamını arayan insanın gün geçtikçe daha çok farkına varıyor. Hayatı farketmek, kendimizi farketmekten geçiyor. Değişimi yaratmanın ilk adımıdır bu.