DEVLET VE YABANCILAŞMA

Kişinin devlete yabancılaşması Türkiyede oldukça derindir. Devleti yönetenlerin ezici çoğunluğu, yönettikleri teşkilatın, tarihin belirli bir dönemine özgü, gecici bir teşkilat olduğunu akıllarından bile geçirmezler. Onun da, tıpkı aıle ve ozel mülküyet gibi, sağlam, kalıcı, ve sonsuz bir öge olarak yaşayacağını düşünürler. Bu anlamda, sağlamlık ve kalıcılık açısından ilahi bir kurumdur o, yöneticilerinin ya da memurlarının gözünde. Memurun devlete yabancılaşmasının ülkemizdeki en tipik adlandırması, kapıkululuktur. Onlara göre devlet, insanın elinde bir iktidar aleti değildir, insanın hizmet ettiği, yüce bir kurumdur. İnanç sistemlerinden sökün edip gelen, kökü derinlerde bir anlayış ve yabancılaşma olayıdır bu. Kral ya da sultan, Tanrınn yeryüzündeki gölgesidir. Onların başında bulunduğu teşkilat da, Tanrının yeryüzündeki düzenini koruyan kutsal bir teşkilattır. Dinin, devlet tarafından devlet dışına sürüldğü, ileri kapitalist dönemde de bu anlayışa dokunulmamış, bu anlayış, devletin üzerinde, yıkıcı sınıflara karşı bir zırh olarak kalmıştır.Bir insanın özgürlüğe uzaklığı yakınlığı sorunu, onun yabancılaşmasının derecesiyle ilgili bir sorundur. Yabancılaşmaları derin olan insanlar, özgürlüğe çok daha uzaktırlar. Yönetmeyi, yönetilmeyi severler. İnsanın bir başkasına ihtiyaç duymaksızın, kendi kendisini yönetmesinden, kendi kafasını esas almasından, bağımsız düşünmesinden hoşlanmazlar. Mülkiyet ve egemenlik sistminin kaçınılmaz sonucudur bu. Devrimciyim diyenler de bundan kendisini kurtaramıyorlar. Devrimciliğin, özel mülkiyetle devlet mülkiyeti arasında cereyan eden bir kavga olduğunu düşünenlerin sayısı oldukça kabarıktır. Yirminci yüzyılda iktidar olan sosyalizmin, bir mülkiyet düzeni, devlet mülkiyeti düzeni olduğunu, insanın devlet cihazı karşısındaki yabancılaşmasının, kapitalist sistemdekinden daha derin olduğunu kavrayan kaç kişi var? Bir diktatörlük aracı olarak devletin yüceltilmesi, fetiş haline getirilmesi , kurulan sosyalist sistemlerde had safhadadır. Bugünkü bunalımın derinliğini, biraz da buralarda aramak gerekiyor.Türkiye insanının, devlet karşısındaki yabancılaşması, geçmişe nazaran , bugün daha zayıftır. Burjuva demokrasisi, insanın, devlet karşısındaki yabancılaşmasını zayıflatan bir rol oynuyor. Bireyin devleti eleştirmesi, onun o cihazı anlamasına yardımcı oluyor. Bireyin, devlet karşısında, bağımsız bir güç haline gelmesine yol açıyor. Türkiyede burjuva demokrasisi yok. Ama demokratik kazanımlar, haklar açısından Türkiye kendi geçmişine nazaran ilerdedir. Bugün de, demokratikleşme sancısını, geçmiş nazaran, daha ileri boyutlarda yaşamaktadır. İç dinamikler, Kürtler, aleviler, işçi ve memur sendikaları, örgütleri Sancıya kaynaklık ediyor. Değişen, demokratikleşen Dünya şartları da bunda önemli rol oynuyor.Peki ne olacak?Türkiye, Dünyanın en ileri sanayisinin, yani Avrupa’nın sınırında , yanıbaşında bir ülkedir. Bu dev sanayi, Türkiye’yi kendisine katma yolundadır ve katacaktır. Dünya sanayisinin globalleşme hareketinin bir parçası olarak gerçekleşecektir bu.. Avrupa’nın Türkiyeyi kendisine katma hareketi, Türkiye’yi bölgesel özerklikler gerçeğine dayanan,demokratik, federatif bir yapıya doğru çekecektir. Tabi bunu, içteki ileri, demokratik, devrimci güçlerin mücadeleleri de, önemli ölçüde kolaylaştıracaktır. Bu gelişme, Kürtler başta olmak üzere, çeşitli dillerin ve kültürlerin, daha ileri haklara kavuşmalarına , ordunun küçülmesine, bireyin devlet karşısındaki yabancılaşmasının biraz daha zayıflamasına, dini güçlerin, devleti ele geçirme ihtimalinin darbe yemesine yol açacaktır, Tabi bu, uzun bir süreç sorunudur. Süreç çoktan başlamıştır. Devrimci güçler, geçmişte olduğu gibi bugün de, demokratikleşmeden yana olmalıdırlar. Gerçek bir devrim, en küçük bir demokratik gelişmeyi dahi gözardı edemez..Kitlelerin çıkarına olan her gelişmeyi destekler. AKP başta olmak üzere, Türkiye’deki dini güçler, kendilerini, mevcut şartlara ve gelişmeye uyarlamaya çalışıyorlar. Ustaca uyarlayanlar kitleselleşiyor, uyarlayamayanlar ise giderek eriyor. AKP , yırmıbirinci yüzyılın ilk çeyreğinde, gidişatın farkındadır. Politikasını, Türkiye’nin Avrup ile birleşmesi gerçekliği üzerine oturtmuştur. AKP’nin Kürt politikası ise şöyledir: İçte, Kürtçe eğitime izin ve Kürt illerinin yerel yönetiminde Kürtlere daha fazla insiyatif. Dışta ise Kürtler üzerinde, Amerika ile birlikte hamilik. Bu Politikayı, Amerikayı ve Avrupayı arkasına alarak, ama orduyu da kollayarak, temkinli bir şekilde uygulamaya çalışıyor.Kürtler kuzeyde, Kitle insiyatifini ve mücadelesini ön plana çıkararak, batıdaki yığınlardan kopmadan, hatta bu mücadeleyi, Anadoluda yaşayan, tüm milliyetlerden emekçilerin çıkarlarını savunma şeklinde ele alarak yürütmek zorundadırlar. Hem Kuzeyde, hem de batıda, bir kitle hareketi, Türk egemen sınıflarını içte ve dışta daha çok zorlar. Kürt sorunu aslında, çoktan bir Avrupa sorunu haline gelmiştir. Kürtler, kendi bağımsız insiyatiflerini esas almalıdırlar. Kürt sorununu Talabani gibi Amerikaya yaslanarak çözme girişimi, onu çözümsüzlüğe sokma ile eş anlamlıdır. Irak ve Afganistan işgalinden dolayı, Amerika dünyada ve özellikle de İslam aleminde, prestij kaybetmiş, önemli ölçüde tecrit olmuştur. Kürt sorununu Amerikaya havale edenler, bilerek veya bilmeyerek, Kürtlerin doğal müttefiklerini onlardan koparıyor, Kürtleri bölgede tecrit ediyorlar. Bu oldukça tehlikeli bir politikdır. Kürt sorunu, Dünya ve bölge halklarının sorunlarından koparılarak ele alınamaz. Kuşkusuz sorun, insana ve doğaya bakışta yatıyor. Her insan, her ulus, her sınıf, kendini merkeze koyarak, dar bir çıkar ve perspektifle soruna yaklaşırsa, ortaya acı, kan ve kaos çıkar sadece. Parçalanmış, tecrit olmuş, alabildiğine yabancılaşmış insanların şeflere itaatı ve birbirlerini boğazlamaları çok daha kolaydır. Kendi gücüne olan güveni yitiren insan, bir başkasının sevk ve idaresine kolayca girebilir. İnsanın kendini hiçlemesi, köleleşmesi durumudur bu. “Ben yapamam, ben neyim ki,” yle başlıyor hiçleşme. Tüm dinlerin temelindeki felsefedir bu. Ve ideolojileri de önemli ölçüde etkilemiştir. Ortadoğuya bakın. Bazı şefler nasıl da bağlanmış Amrika’ya. Amerika’nın, direnişçilere yaptığı işkenceleri bile dolaylı bir dille savunacak kadar sıfırlamışlar kendilerini. Savaşlar tarihi, kendini ve yönettiği halkı cüceleştiren, dıştan bir kurtarıcı arayan şeflerle doludur. Cüceleş ve yönettiğin halkı silahlandırarak, büyük zalimlerin cephelerinde bir savaş kıtasına dönüştür. Felsefe budur işte.Sorun oldukça derindir. İnsan nedir? İnsanı bu hale getiren, ekonomik, politik, sosyal, psikolojik ve artistik şartlar nelerdir? Bu şartlar, insanın genlerini etkiledi mi, etkilediyse, ne ölçüde etkiledi. Yoksa insanın, doğal gerçekliği, barbarlığa yakın bir gerçeklik midir? Durum buysa, insan bu doğal gerçeklikten sıyrılma çabasını, hangi programlar ve araçlarla daha etkin bir şekilde ortaya koydu ve koyuyor ? İnsanın geldiği nokta, hiç kuşku yok ki, geçmişine nazaran, çok daha ileri bir noktadır. Kendisini kısa bir zamanda, topyekün yokedebilecek dehşet silahlarına sahip olmasına ve doğayı, yani kendi yaşam şartlarını, rahmini ciddi bir şekilde tahrip etmesine rağmen, insan, özgürlüğe, örgütsüz bilgi toplumuna, geçmişte olduğundan çok daha yakındır.Büyük parçalanma, bağrında iyi huylu kargaşaları barındıran, büyük uyumlu birliği, beraberinde getirecektir. Donmuş her katı yapının parçalanması gerekiyor. İlerleyişin ana yöntemidir, parçalanma. Bir romancı bile, miskinliğini, alışılmış stillerini, beylik anlatımlarını, özdeki ve biçimdeki tutuculuğunu parçalamaksızın, kendisini nasıl inkarlayabilir, yenileyebilir ki? Bu anlamda bakarsak, insanın ve tarihin her zamankinden daha derin bir şekilde parçalanmaya ihtiyacı vardır.