NEPALDE DEVLET VE DEVRİM

Nepal Devrimi, kendinden önceki devrimlerden, bazı noktalarda farklı bir yol izledi. Parlamentoyu terkedip kıra çekildi. Kararlı savaş ve geniş ittifaklar politikasıyla sekiz yıl kırda savaştı. On üç bin insanın ölümüne yol açan bu savaş, devrimi, yirmi bin kişilik bir düzenli ordu ve yarım milyonluk bir milis gücü haline getirdi. Kırda ve şehirde, halkın güçlü desteğini alan devrim, merkezi iktidarı alabilecek bir duruma gelmişti. Buna rağmen, merkezi iktidara yüklenerek işi bitirme yolunu izlemedi. Bunun yerine devrim, Prachanda’nın deyimiyle, "uluslararası durum ve ülke içinde hakim güçler dengesini gözeterek, oldukça esnek politik taktikler," yolunu izlemeyi uygun buldu. Daha doğrusu, ABD destekli bir Hint müdahalesini ciddiye almak zorunda kaldı. Nüfusunun yüzde otuzunu, dil ve kültür olarak Hintli bir kitlenin (Madhesiler) oluşturduğu yoksul Nepal’i, Hindistan, hem de, kendi ordusundaki Nepal’li, kiralık Gurka alaylarını mızrak başı gibi kullanarak işgal etmeyi planlıyordu. Gurkaların, sömürgeci İngiliz ordusunun en vurucu kıtaları olduğunu biliyoruz. Bir işgal, devrimi, kitle ve kan kaybına uğratarak, kaplan, fil ve gergedanların dolaştığı Terai cangılları gibi yerlere sığınma zorunda bırakır mıydı bilemiyoruz.Devrimin izlediği "Prachanda Yolu", hedefi alabildiğine daraltma ve en geniş ittifaklar politikasıyla iktidarda söz sahibi olma, halk desteğini güçlendirerek, söz sahipliğini "halk egemenliğine" dönüştürme yoluydu. Bu aşamalı ilerleyişin ilk aşaması, Federal Demokratik Cumhuriyetti. Baş düşman, kralın başında bulunduğu feodal askeri diktatorya, yani monarşi idi. Monarşiye karşı cumhuriyeti savunan bütün güçler ise dost güçler idi. Devrim, halkın monarşiye karşı nefretinin bilincinde idi. Narayanhiti saray katliamı ve 4 Ekim 2002’deki gerici yükseliş, halkın krala ve monarşiye karşı nefretini doruğa çıkarmıştı. Parti, buna rağmen, eski rejimle, "yeni bir anayasa için Kurucu Meclis" önerisini iki kez görüştü ve bir sonuç alamadı. Bu halkın karşısında, iki düşman gücün bir sınavıydı. Parti, gücünü, burjuva ve küçük burjuva partilerinden oluşan yedi partiyi, monarşiye karşı birlikte hareket etme yolunda seferber etti ve onlara iki nokta üzerinde tartışmak için yuvarlak masa konferansı önerdi. Bu noktalar:Geçici bir hükümet ve yeni bir anayasa için Kurucu Meclis Seçimleri.İki ideoloji, iki ordu ve iki devletin olduğu koşullarda, Birleşmiş Milletler kurumları ve uluslararası insan hakları örgütlerinin denetimi altında, Kurucu Meclis seçimlerini gerçekleştirmek için her iki ordunun da dağıtılması.Görüşmeler uzun ve çetin geçti. Partiler, Halk ordusunun dağıtılması ve sistem ordusunun kalmasını dayattılar NKP’ye. NKP buna razı olmadı ama anlaşmayı gerçekleştirip, monarşiyi devirmek için önemli bir taviz verdi. Buna göre, sistem ordusu olduğu gibi kalacak, Halk Ordusu ise, silahları stilize edilmiş konteynerlere konularak, Birleşmiş Milletler Saha Misyonu tarafından idare edilen, hükümet denetimindeki kantonlarda barındırılacaktı.Bu anlaşma seçime ve monarşinin yıkılmasına yol açtı. NKP, seçimlerden en büyük parti olarak çıktı. Amerika ve Hindistan, sonucu tanımak zorunda kaldılar. Hindistan, bunu biraz da, kendi içinde savaşan komünistlerin, NKP’yi örnek alarak, silahlı mücadeleye son verip, parlamenter mücadeleye katılmalarını teşvik için yaptı ve NKP ile ilişkileri geliştirdi.Nepalde şu an ikili bir iktidar var. Burjuvazinin elinde bulunan devlet iktidarı (Ordu ve bürokrasi); Halkın yoksul kesimlerine ve yarım milyonluk Komünist Gençler Birliğine dayanan ve de parlamentonun önemli bir bölümü ile hükümeti elinde tutan Komünist "iktidar". Burjuvazi, komünistleri devlet iktidarının dışında tutmak, Halk Kurtuluş Ordusunu tamamen dağıtmak istiyor. Komünistler ise, ilk adımda, HKO’yu sistem ordusuyla birleştirerek, devlet iktidarında burjuvazi ile birlikte yer almak ve giderek devlete tamamen hakim olmak taktiğini izliyorlar. Durumun nasıl sonuçlanacağını zaman gösterecektir. Eski devlet cihazını parçalamadan, onu devrim ordusuyla birleştirerek, "devrimin hizmetine sokma" gibi garip bir tutuma tarihin ruhsat verebileceğine pek inanmıyorum.Gelgelelim ki, zamanın gösterdiği ama bir yığın komünistin göremediği bir yavuz gerçek vardır ki, o da, Nepal’de ne yazık ki, "tarihin tekerrür ettiği" ve devrimin yenildiği gerçeğidir. Devrim ne zaman yenildi? Bazılarının iddia ettikleri gibi, Komünistler, halk savaşından vazgeçip, burjuvaziyle uzlaştıkları, devrimi Monarşinin devrilmesi uğruna kurban ettikleri zaman mı yenildi? Devrim yoksa, Nepal ordusunun, bir darbeyle komünistleri tutuklaması ya da komünistlerin devlet mekanizması içinde dönüşmeleriyle mi yenilecek? Devrim, ne zaman yenilmeye başlar? Devrim, "Kurtaracağım" sözüyle başlar yenilmeye. Bu sözün ruhunda Tanrı ve Tanrı’nın kurtaracağı bir kavim vardır. "Kurtuluş", kavimin dışında kurulan bir örgütle başlar. Tarihin gerçek yapıcısı, örgüte ya da doğrudan demokrasiye dönüşerek tarihe yüklenmez, kendi dışında kurulan örgütü ya da temsili demokrasiyi (küçük devleti ya da muhalif devleti) izleyerek tarihe yüklenir. O muhalif devlet, karşısındaki düşman devleti parçalayarak, muhalif iktidardan, merkezi iktidara yani resmi devlete dönüşür. Devrim tam da bu dönüşüm noktasında yenilir. Peki örgütsüz bir devrim olur mu? Olmaz. Halkın ya da hiç değilse, halkın bir bölümünün örgüte, yani doğrudan demokrasiye dönüşmesi gerekiyor. Tabi bu da kendiliğinden olmaz. Devrim için oldukça tehlikeli bir araçla, yani, yöneticileri seçimle gelen ve sürekli değişen, profesyonel bir örgütle olur. Bu örgüt, halkın komünler şeklinde örgüte dönüşmesiyle, varlığını, örgütlenmiş halka katarak fesheder.NKP, 20 bin kişilik bir ordu kurdu ve yarım milyon insanı milis olarak örgütledi, dedik. Bu büyük bir işti. Gelgelelim ki, kurtarılmış bölgelerde, halkı aydınlanmış, zinde komünler şeklinde örgüte dönüştürme işini, yeterince ciddiye almadı. Bunu, yani devrimin asli ve en zor görevini gerçekleştirebilseydi, yirmi bini ve yarım milyonluk milisi, hayatı kuran ve yöneten komünlere katabilirdi. Komünlerin nitel seviyesini ve savunma gücünü yükselterek, düşmanın karşısına, örgütlü ve silahlı bir halk olarak çıkabilirdi. Profesyonel ordunun bu tarz bir lağvı, yirmi bin kişinin, BM gözetiminde, silahlarından tecrit edilmesinden çok daha iyi olurdu. Nepal şartlarında, gerçekten bu mümkün müydü, pek iyi bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey, örgütlenmiş, eğitilmiş, silahlanmış ya da ordulaşmış bir halkın, profesyonel orduya sahip bir halktan daha güçlü olduğudur. NKP, eski devrimlerin yolunu izledi. Halktan ayrı, halka dayanan bir orduyu ve onu yöneten pofesyonel, sivil bir bürokrasiyi, yani partiyi, bir devlet olarak titizlikle muhafaza etmeyi ve bunu, yıkacağı devletin yerine geçirip, bir devrim devleti şeklinde iyice pekiştirmeyi esas aldı. Aslında yoksul Nepal halkı, komünleşmeye yaşam ve kültür olarak da yatkındı. Monarşi bile, halkın bu doğal eğilimini dikkate alarak, güdük de olsa, 1962 anayasasıyle kademeli meclisler sistemini yerleştirmeye yeltendi. En altta mahalli meclisler(panşayatlar) yani köy ve şehir meclisleri, sonra idare bölümü meclisleri, bölge meclisleri ve bunların üstünde de merkezi milli meclis.Her sınıf, her kategori, her insan, egemen olma ve yönetme hırsıyla donanmıştır. Hiyerarşiye, iş bölümüne, sömürüye dayanan sınıflı toplumların en belalı gerçeğidir bu. Hayatı yaratan milyonların, hayata egemen olmasının, hayatı bizzat yönetmesinin, doğrudan demokrasiyi gerçekleştirmesinin önünde bir engeldir bu. NKP’nin, profesyonelleşerek, merkezi iktidarı bir an önce ele geçirmesinin nedenini, bu yakıcı gerçekte aramalıyız. İnşaat temelden başlar. Bu, devrim için de geçerlidir. Çalışan yığınların, çalıştıkları yerlerde iktidar haline gelmesiyle başlar, devrim inşaatı.Devlet mi, devrim mi? Temel sorun budur. İktidar, kimin elinde olacak? Devletin mi, devrimin mi? Devletin mi, halkın mı? "Elbette halkın ve onun devrimci devletinin," dediğimiz zaman, devrimin değil, devletin yanındayızdır.Tüm bu gerçeklere rağmen, Nepal Devrimi, geçmişi ve bugünkü konumuyla, tarihi ileriye doğru zorlamaktadır ve bizim tarihimizin, klasik komünist mirasımızın bir parçasıdır. Onun dogmalara karşı cesareti, özgür düşünme tarzı, her türlü düşünceye karşı toleransı, engin ittifaklar politikası ve yemeği kaşık kaşık yeme tarzı, örnek alınacak cinstendir. Var olma şartını ya da hayatı, tek bir devrime indirgeyenler ancak kaybetmekten korkarlar. Devrimcilik bir yaşam tarzıdır ve emeğin kollektif gücünden, yaratıcı ve yıkıcı kudretinden ayrı düşünülemez. İlle bir kurtarıcı arayacaksak, her insan, kendisinin kurtarıcısıdır. Halkı ancak, halkın kendisi kurtarabilir. Ne kadar devrimci olursa olsun, bu rol, hiç bir sınıfa verilemez. İşçi sınıfı, sen kurtarıcısın; kendinle birlikte, herkesi kurtaracaksın. İşçi sınıfının öncüsü ve önderi, sen de kurtarıcısın. İşçi sınıfının yüce devleti, sen de kurtarıcısın. Geride kalanlar da kurtarılanlardır. Kurtarılanların kurtarıcılara oranı, bazı ülkelerde, mesela Nepal’de ve Afganistan’da yüzde doksandır. Ve bu gibi ülkeler de, ne hikmetse, halkın en hararetli bir şekilde kurtarıcı aradığı ülkelerdir. Onlar da malum, hazır ve nazırdır. Yukarda Tanrı, aşağıda da onun kutsal gölgesi devlet. Tanrı ne kadar büyükse, gölgesi de o denli büyüktür.