GRİZU'YA NASIL BAŞLADIM

1971'de, Siverek'in, domuz damlarını andıran bağevlerinde kitap okumayı,  uyumayı seviyordum. Dersim'de girdiğim her mağara, bana maden ocağını  çağrıştırmıştır. Nedendir bilmiyorum. Hayatımın çok büyük bir bölümü, tek  başına odalarda geçtiğinden dolayı mıdır? Madencilerin yaşamını yazma fikri, asıl ne zaman geldi aklıma? 1973'te, Selimiye cezaevinde, Türkiye İşçi  sınıfının doğuş, gelişme ve mücadele tarihini yazmaya karar verdim. Maltepe,  Mamak ve Niğde cezaevlerinde, bu amaç doğrultusunda çaba sarfettim. Yaklaşık beş yüz kitap sayfasını aşan bir kitap hazırladım. Bu kitabı bastıramadım.  Ancak, kitabın az bir bölümünü 1979"da çıkan Partizan dergisinde parça parça  yayınlattım. Derken 12 eylül darbesi gerçekleşti. El yazması kitap, Aslan  Kılıc'ın köyünde, diğer kitaplarla birlikte kuyuya gömüldü ve orada çürüyüp  kaldı. Ve tabi acısı da yüreğime oturdu. Bu benim kaybolan dördüncü  kitabımdı. Birinci kitap, 1967 ve 68'de yazdığım 400 sayfalık romandı, sağolsun, 12 mart darbesinde babam yaktı. Hikayelerden oluşan ikinci ve şiirlerden oluşan üçüncü kitabım da yine 12 mart darbesinde, Ahmet Öztürk'ün  İstanbul'daki evinde kayboldu. Ahmet Öztürk, İsrail baskınında, 1972'de  Filistin de öldürülmeseydi belki bu kitapları bulurdum. Her neyse, Türkiye  İşçi Sınıfı Tarihini yazarken, dikkatimi en çok, Zonguldak madencilerinin  yaşamı çekti. Madencilerin yaşamını romanlaştırmayı düşündüm. Kitabın kaybı  bana, işçi sınıfının tarihini yazdın, kaybettin, hiç değilse madencilerin  tarihini romanlaştır düşüncesini dayattı. Zola'nın Jerminalini okudum.  Yazmak için elimde kaynak yoktu ve cezaevleri, askeri darbenin ağır baskısı  altındaydı. Bu fikri üç yıl unuttum. Cunta bizi, Niğde cezaevinden  Zonguldak'ın Bartın'ına sürünce, bu fikir, yeniden yoklamaya başladı beni.  Bartın cezaevi bir dağın dibindeydi. Kendimi, Zonguldak'ta, bir maden  ocağında hissettim. Romana başlama arzusu, yeniden gelip çöreklendi  yüreğime. Ama kaynak yoktu; olsa bile aramalardan dolayı yazamazdım. Yazılan  her şeye el koyuyorlardı. Bartın cezaevinde sigara kağıtlarının üzerine  arkalı önlü, 'Gül Demir ve Çığlık, ' romanını yazdım. İki arkadaşım, Memet   Kap'la Süleyman da romanı birer nüsha çoğaltıp gizlediler. Birkaç yıl sonra,  Antep Özel Tip Cezaevi'ne sürüldük. Hücrelere konulduk. Pencerelerine demir saclar çakmışlardı hücrelerin. Mevsim yazdı, hücreler oldukça havasız ve  sıcaktı. Kendimi maden ocağında hissettim. Yazma arzum güçlendi. Yine kaynak  yoktu ve sıkı bir kontrol vardı.On üç yıllık bir cezaevi sefasından sonra tahliye oldum. Askere götürdüler,  kırk gün sonra kaçtım. Avrupa'ya çıktım. Avrupa bana, maden romanını yazmayı  erteletti. Avustralya'ya gittim, Tohum romanını yazmaya başladım. Bunu diğer  romanlar izledi. Bu arada, yaşadığım Melbourneye üç saat uzaklıkta bulunan  Balarat altın madenlerini gidip iki kere inceledim. Yeraltı beni etkiledi.  Zonguldak havzasıyla ilgili kaynaklara ulaşma çabsı içine girdim. Yine bir  açık maden ocağını gezdim. Sarkıtlı dikitli büyük mağaraları inceledim.  Paris'e gittiğimde, duvarlarını on binlerce ölünün kafataslarıyla ördükleri o  korkunç yeraltı tünelini gezdim. Daha sonra, Almanya'da, Essen'e yakın bir  yerde, yerin 1200 metre derinliğine indim, işçiler çalışırken, galerilerde,  kömür damarlarında, iki saati aşkın bir süre incelem  yaptım. Müze haline  getirilen bir başka kömür ocağını gezdim. Yine, 19. yüzyılda kömür ocakları  sistemini, galerileri, kuyuları, asansörleri, tulumba, lağım, tahkimat ve  havalandırma sistemlerini, lamba biçimlerini sergileyen bir müzede inceleme yaptım. Duisburg'ta bulunan, yaşlı, Zonguldak'lı Madencilerle konuştum. Filmleri izledim. Roman kafamda çok daha belirgin bir hal aldı. Genel olarak Karadeniz, özel olarak da Zonguldak havzasına ilişkin okuma ve not  almalarımı aralıksız sürdürdüm. Tarih, folklor, halk yaşamı, coğrafya,  arazinin jeolojik durumu, üretim ilişkilerinin geçirdiği aşamalar, etnik  yapı ve dil gibi sorunlarda yoğunlaştım. Edindiğim çok yönlü bilgi romanın  yazımını kolaylaştırdı. Tüm bu inceleme ve okumalarım içinde, beni en çok,  küfeci çocukların durumu ile Cumhuriyet döneminde, yaşlı madencilerle  yapılan söyleşiler etkiledi. Yeraltından çok, yeraltında çalışan insanın ruhunda gezinmeye çalıştım. Madenci ruhunun derinliklerine inebildim mi,  inemedim mi bilemiyorum.