TERS YANIMDAN KALKIYORUM

1997 Mayıs ayında Babek Yayınları tarafından Muzaffer Oruçoğlu’nun “Dersim” adlı romanı yayınlandı. Kitabın girişine “Romanın yazımını, verdikleri zengin bilgilerle adeta gerçekleştiren Dersimli ihtiyarlara teşekkür ederim” notunu görüyoruz.1973 yılına doğru, yaklaşık bir yıl Dersim’de bulunmuş olan Oruçoğlu’nu, siyasal nedenlerle Dersim’e yakın duran biri olarak tanırız.Aslen Karslı olan ve yurtdışında yaşayan yazar, her ne kadar “Dersimli ihtiyarların zengin bilgisinden” yararlandığını ifade ediyorsa da romanın kurgusunu; Dersim hakkında yazılmış ve ancak bir elin parmağı kadar olan kitap ve dergi yazılarından, yurtdışında yaşayan sınırlı ikinci kuşak ihtiyar delikanlılardan ve mülteci gençlerden temin ettiği eksik ve yanlış bilgiler üzerine oturttuğunu görmek mümkündür.Tarihi, kültürü ve kimliği hakkındaki yayınların kısıtlı olduğu, yakın tarihi ise çoğunlukla sözlü kaynaklarda saklı olan Dersim’in tarihi romanını yazmak, uzun soluklu çabayı gerektirir. Hele Dersim’e ulusal, inançsal, coğrafi ve kültürel yakınlığı olmayan bir yazarın kaleminden çıkıyorsa, hassasiyet gerekliliği ve zorluk ikiye katlanır. Doğrudan olay mahalline gidilmezse; doğru, güvenilir, olaya vakıf kaynak kişilere erişilmezse gerçeğin ip gibi elden kaçması pekala mümkündür. Eksik ve yanlış bilgiler, kabul edilemez hayal ve fantezilere davetiye çıkarır. Bu da romanın şişirme dolgu malzemeye dayanmasına yol açar.Pek çok canlı tanığı hala yaşayan (1998) Dersim katliamının romanını yazmak; sözlü kaynaklara yönelik ciddi derlemeyi, Dersim üzerine araştırması olan kişilerden yeterli desteği, Dersim bibliyografyasını kısmen taramayı ve bunun yanı sıra Dersim’in yakın tarihi, kültürel-inançsal kimliği, sosyolojik yapısı, mitolojisi, adet ve töresi ile coğrafyası hakkında asgari derecede bilgilenmeyi gerektirir.  Aksi halde romanda kişiler Türk gibi konuşturulur, düşündürülür ve imgelemde bulundurulur. Yer ve zaman kavramı bulanır, kişiler yapaylaşır.Ezilen ulusun gelecek nesli, eksik ve yanlış bilgiler içeren, abartılı fanteziye boğulmuş romanlarda, tarihi gerçeği öğrenme şansını ne kadar yakalayabilir?                                                    ***Roman hayali kahraman Yavan ekseninde, yine hayali Demenanlı bilge Mırto, bilinen yöre cerrahı Mıste Sılıç başta olmak üzere birkaç Demenan, Bahtiyar, Koçuşağı Aşireti savaşçıları ile Seyit Rıza Ailesi etrafında örülmüştür.Oruçoğlu’nun katırlarla ve yedi savaş mağduru kadınla cinsel birleşmede bulundurduğu hayali kahramanı Yavan; dağa sebepsiz çıkan eşkıya iken, dağdan inip kah Osmanlı ordusunda Arap çöllerinde savaşan, kah Koçgiri Harekatında Topal Osman çetesine esir düşüp kaçan, Şıh Sait kuvvetlerine karşı devlet saflarında vuruşan, tekrar Tujik dağına sığınıp Seyit Rıza ve Alişer ile buluşan ve Seyit Rıza’nın elçisi olarak Kırganlı Şatoğlu ile görüşmeye gidendir!..Dersim harekatında kendisine Koçanlılarca düşürülen(!) uçak fatura edilen, Hozat askeri karargahında kelleyi kaptırmak üzere iken ajanlığı kabul edip sıvışan, her safhada Seyit Rıza ile beraber olan, katırın sırtında aşılmaz dağları aşan, girilmez mekanları aralayan, Seyit Rıza’nın yakalanmasında Erzincan’da, mahkeme ve idamı sırasında Harput’ta olan, savaşın bütün cepheleri ve kişileri ile buluşan, savaş mağduru kadınları birer ikişer mağaraya kapatıp cinselliğini tatmin eden ve şansı hep yaver giden kahraman!..Korkakken, Dersimli gözde savaşçıları atlatıp cesur olduğunu kanıtlayan, devlet güçlerini hep kandırıp istihbarat görevini başarıyla ifa ettiğine inandıran, aşiretlerin kendisinin başarılı istihbaratına bağlayarak devleti atlatan, başarılarını hep rastlantılara borçlu olan kahraman!..Zayıf karakteri ve inanılmaz rastlantılar sonucu hep hayatta kalmayı başarmış(!) olan tanık kahramanın serüveni, okuyucunun nezdinde romanın kişiliğini zayıflatmakta ve güvenilirliğini yitirmektedir.Yazar, romanını Ali Boğazı, Laç Deresi, Bahtiyar aşiret bölgesi ile Düzgün Baba dağı v.d. mıntıkada merkezi koordinasyondan yoksun, yerel sınırlı aşiret güçlerinin devlete karşı mukavemetini romana ve Dersim tarihi gerçekliğine yaban kalan hayali YAVAN adlı kahramanın tanıklığında birleştirmiş. Saçma cinsel fanteziye boğularak sürükleyici kılmaya çalışmıştır.Katliam öncesi bazı Dersim aşiretleri, devletin Dersim’e yönelik politikasını değerlendirmek için bir araya geliyorlar. Neticede her aşiretin kendi bölgesinde devletin uygulamalarına mukavemet göstermesi kararı alınıyor. Harekatın fiilen başlaması üzerine, aşiretler, güçleri oranında, merkezi yönlendirme olmaksızın direniyorlar. Kimi birkaç ay, kimi 38 katliamına kadar, az bir kuvvet ise 1942’lere kadar, zaman zaman vur kaç taktiğiyle ya da gizlenerek dağda kalmayı başarabiliyorlar.Direnişin tarihi seyri böyle iken,  Oruçoğlu olmayanı olur kılarak, Ali Boğazı’ndaki Koç Uşağı aşireti ve Laç Deresi’ndeki Demenan savaşçılarını, Bahtiyar bölgesindeki Şahan’ı, Abasan mıntıkasındaki S. Rıza’yı ve Düzgün Dağındaki Kureşanlıları yer yer buluşturup direnişin Dersim genelinde koordineli olduğu izlenimini veriyor.S.Rıza’nın kızı(1), torunu(2)  ve kayınbiraderi(3) ile yapılan ropörtajlarda görüleceği üzere S.Rıza iç ve dış tehlikelerden ötürü kendisini emniyette hissetmeyerek, aşiretine sitem edip, çoğu kadın ve çocuk olan, sayıları 35-40 kişiden oluşan aile çevresiyle Ovacık’ın Laçinan-Semkan bölgesine sığınır. Kaldıkları bölgede kuşatılan, kısmi mukavemetten sonra makineli tüfek ve el bombaları ile 35-40 kişisi topluca katledilen S.Rıza, bir iki korumasını alıp gece karanlığından istifade ederek kuşatmanın dışına çıkar. Aile efradının topluca katledildiğini, 2-3 gün sonra, onlarca km uzaklarda öğrenen S.Rıza büyük moral kaybı içindeyken talibi Canseli Bavu’nun öneri ve iknasıyla Ecem(Weli) ve Rıza’e Berti adlı yakınlarını yanına alıp Mercan boğazından Karasu üzerindeki Ali Çavuş köprüsünden Erzincan’a geçmek isterken yakalanır. Erzincan’a götürülen S.Rıza,  bir hafta içinde, Kemah üzerinden Harput’a götürülür ve babasının akıbetini öğrenmek için ardından Harput’a giden oğlu Hüseyin ve diğer Dersimli şahsiyetlerle beraber asılır.Olayın gerçeğe en yakın anlatımı, olayın birinci elden tanıklarının açıklamalarında böyle iken, Oruçoğlu’nun romanında S.Rıza, bin kişi silahlı ve bin kişi de silahsız olmak üzere 2 bin kişilik kuvvete sahipmiş gibi gösterilir. Uçakların rol almadığı S.Rıza ailesi katliamında Oruçoğlu, romanında, uçak filosunu  kaldırıp Uzunmeşe mıntıkasını ve S.Rıza’nın binlerce(!) savaşçısını havadan bombalatır. Ardı sıra karşılıklı ölüm kalım, meydan muharebesi sahnelerini tasvir eder.Daha sonra S.Rıza’yı, Keçelan aşiretinden Hüseyin Ağa ile buluşturur.  Yaş ve asaleten Hüseyin Ağa’yı gölgede bırakan S.Rıza, Oruçoğlu trafından bu buluşmada, Hüseyin Ağa’nın “Rızo, Rızo!” hitabına muhatap edilir. S.Rıza’yı bu diyalog ve güvenilirliği ile Hüseyin Ağa ikna edip Erzincan Valisi ile görüşmeye gönderir(!)1937’de S.Rıza’nın konağı havadan bombalanır ve oğlu Hüseyin bu esnada kolundan yaralanır. Yazar, bu olayı, S.Rıza ailesinin katliamıyla birleştirerek Hüseyin’in, Hozat’a tedavi için giderken tutuklandığı şeklinde anlatır.Romanda, yazarın mekan, yer ve kişiler ile ilgili yaptığı tahrifat saymakla bitecek gibi değildir. Batı Dersim’in Ali Çavuş köprüsü yerine Doğu Dersim’in Muti köprüsünde yakalatır S.Rıza’yı.. Yakalandığı andan itibaren S.Rıza’yı, bir daha hiç görmediği Tunceli’deki General Alpdoğan’ın Gazik’teki karargahına getirir. Ailesinin katledilişini kilometrelerce uzakta duyan S.Rıza’yı harp mahalline getirir ve gömülmesi gereken ölülerin başucunda “Bırakın, turna semahını bozmayın” diye konuşturur.Gerçekte direnişin sivrilmiş önderleri yer yer farklı kişilerdir. Olayı başından sonuna kadar bütün cephelerde sürükleyen kahraman yoktur. Çok sayıda direnişçi ve kahraman vardır ama bunlar romana yansımamıştır. Bir çok aşiretten katliama uğrayan aileler, sürgüne gönderilenler ve onca kadın ve erkeğin akıllara durgunluk veren silahsız onur savaşından örnekler yer almıyor.S.Rıza’ya ait bilgiler yalan ve yanlıştan ibarettir. 78 yaşında olan S.Rıza, kısmi önderlik rolüne sahiptir. Direnişi, merkezi olarak yönlendirme gücüne ve yaşına sahip değildir. Aşireti içinde bazı şahıslarla ve komşu aşiretlerden bazılarıyla husumeti olan S.Rıza’nın etki alanı, Batı Dersim’in bazı aşiretleriyle olan rehber-talip ilişkisi ve asaleten gelen manevi kişiliği dışında, sınırlıdır.Yazar, daha da ileri giderek, 1915-17 Rus harbinde;  1903 doğumlu olan Kara Bese ile 1908 yılında ölen Çarekan aşireti lideri Haydar Bey’i diriltip buluşturarak, birlikte mevzilendirip savaştırma başarısını(!) da gösteriyor. Harput’taki mahkemede S.Rıza’ya, Kızılderili reisin mektubundan esinlenme ifade verdirtiyor. Dersimlilerce ölüm şekli bilinen Wuso Mozık’a, cinsel organını kesip ağzına verme saçmalığında bulunuyor.Dağ taşın asker kaynadığı, insan kellesinin ucuz olduğu, asker korkusundan insanların çığlık atan bebeklerini boğduğu kıyam ortamında ayakbağı olan katıra, Oruçoğlu, vazgeçilmez taşıt rolünü veriyor. Dersim’de kışın altı ay ahırda bağlı kalan katırı, kışın lekan ile yol almanın bile mümkün olmadığı dağlara çıkarıyor. "Ayılar ininde” ve “dağlar kar altında iken” üç metre karla kaplı Laç deresinden Haydaran ve Pülümür dağlarına kadar katır sırtında 100 km.’lik yolu Yavan’a aldırtıyor!..Güvenlik ve sükutun altın değerinde olduğu günlerde Laç deresinde köpek barındırıyor!.. Merkezi Dersim’deki köylerde yerleşik olan ve 3-5 günlük kısmi mukavemet dışında bu direnişte rolleri olmayan Yusufanları,  60 km. doğuda olan Nazımiye’nin Düzgün Dağı ve Zargovit’e sığındırıyor!. Laç deresindeki savaşçının ayağına, 80 km. uzaklıktaki Nazımiye’nin Gemıke dağını zoom yaparak getirtiyor!. Dersim’de askeri konuşlanmada olmayan 17. Piyade Alayını, 100 km. uzaklıktaki Pülümür Bağır Dağından, Haydaran ve Demenan bölgesine indiriyor. Masal ülkesinde yol almak ne güzel..Bu güne değin enkazına bile rastlanılmayan ama romanda, Haydaranlı Wuse Tikmi’nin düşürdüğü iddia edilen uçak ile Koçuşağı savaşçılarınca düşürülüp de(!) Yavan’a fatura edilen uçağın, düş alemindeki kadar inandırıcılığı yoktur. Kulaktan dolma düşsel fantezilerin romana malzeme olması, romanın güvenilirliğini bir kez daha zedeliyor. Bildiğimiz kadarıyla düşen her hangi bir uçak yoktur.  Oruçoğlu, Demenanlı olan Mıstan ve Kırt sülalelerini Demenan dışında gösteriyor; “Demler, Moslar ve Kırtlar” diye .. Yazarın Moslar dediği “Mosku” ezbeti, 1800’lerde Demenanlardan kopup 100 km. uzaklıktaki Doğu Dersim’in Nazımiye-Kıği ilçeleri sınır kesimindeki Maskan ve Tariye köylerine yerleşirler. ’38 Dersim direnişi, Demenanlar ve Laç deresiyle alakası kalmayan Mosku ezbetini Demenan bölgesindeki Laç Deresi ve Olte mağarasına yerleştirip, mevzilendirip savaştırıyor.Romanda cerrah Mıste Sıliç, Laç Deresi’nde, Ali Boğazı’nda ve diğer Dersim bölgelerinde dolaştırılıyor. Katliam ortamının tek ve bilinen zayıf(!) cerrahı olarak gösteriliyor. Ünlü bir cerrah olmasına rağmen, cerrahlık alanı o kadar geniş değildir. Hozat’ta yaralıları tedavi eden Türk Tanerli cerrah Ali Baba, Pülümr’ün Aşkirek nahiyesinde ünlü cerrah Seycan ve diğerleri bu dönemin başvurulan cerrahlarından sadece bir kaçıdır.Oruçoğlu, Dersim halk kültüründe olmayan deyim, atasözü, simge ve yakıştırmaları yer yer anlamsız kullanıyor. Örneğin; “Hızır ayaklarına ışık gücü versin”, “Fatmat’ül Zehra niyazına dönsün yükünüz” gibi temenniler…  Direnişçi aşiretlerin hepsi, Kırmanc(Zaza) aşireti olmasına ve Kırdaşki(Kürtçe)   bilmemelerine rağmen, Demenanlara ve diğer savaşçılara, “Besé Reş”, “Cawreş”, “Bole Bızan”, “Boze revan”, “Gımişk”, “Direj” gibi Kürtçe sıfatlar yakıştırıyor ve Kürtçe dini tekerlemeler söyletiyor. “Sultan Sohak’ı” zikretmeleri “Cemşid’in kadehi” benzetmeleri gibi bir çok simge ve öğe Dersim halk kültürüne yabancıdır.Yazar, dönemin yöresel geçim kaynaklarını, yiyeceklerini, üretilen nesnelerini dikkate almadığı için aynı coğrafyada, aynı tür hayvan besleyen aşiretlere komik besi görevleri verir. Örneğin; “Yusufan keçilerini, Suran danalarını, Alan koyunlarını, Pülümür öküzlerini, Kemah ineklerini… “ çalan Demenanlar…Siverek’te koyun yününden dokunan keçeyi, kıl keçisinden astar dokuyan Pülümrlü Ano’ya dokutur(!). Demenanın Bor köyünde ve Pülümür'de üretilen geleneksel thoraq yerine Pertek Şavaq göçerlerinin ancak ürettikleri tulum peynirini üretir(!).Romanda rastladığımız Zel Dağı efsanesi ise yörede, yaşamamıza, efsanelerini derlememize rağmen hiç duymadığımız türden. Yunan ve benzeri mitolojilerden alınıp romana monte edilen bu efsanenin, Dersim efsaneleriyle alakası yoktur; uyduruktur. Zel ise “döllenmek için, boğasını arayan kadın kılıklı inek” hiç değildir.“Kadının, kanlı külotunu keçinin boynuzuna asarak ordunun arasından geçişi”  inancı ile “ölü kadın bızırı toplamanın, cinselliği arttırdığı” inancı romanda geçen pek çok inanç gibi uyduruktur. Romanda geçen bir çok isim uydurma, bazıları ise 38 Dersimi döneminde kullanılmayan, yöreye yabancı isimlerdir: Cılsur, Awke, Esrafil, Cino, Yavan gibi…Romanda sürgün ve katliam günlerinin Dersimiyle, geleneksel yaşama sıkı sıkıya bağlı Dersim insanının yaşam koşullarıyla, cinselliği, psikolojisi, etik değerleriyle asla bağdaşmayan fanteziler yer almaktadır.  Romana, kabul görmez, inandırıcı olmayan dozda enjekte edilen saçma hayal ve fantezi, tarihsel nesnelliği boğmaktadır.Oruçoğlu romanında sürgün ve katliam ortamının, 1938 Dersiminin kapalı feodal yapısının insanı olan Yavan’ı “ temel içgüdü” filmine taş çıkartırcasına Ano kadınla cinsel birleştirmede bulunduruyor. “Şirin cehennem sıcağında, kadının bileğinden tuttu, ocağa götürdü, bacanın içine soktu. ‘her ayağını bir taşa bas Ano!’ dedi… Bacaklarını ayırarak her ayağını bir taşa bastı kadın… Kadının kollarını yukarı kaldıran Yavan, sallanan zincirlerle sıkı sıkıya bağladı… ‘yağmuru başlatın’ diyerek bacaya girdi. Kadını arkadan kucaklayıp ve kadın ‘Yaylandır, aşağıdan yukarıya yüklen. Harmanımı, savur beni Yavo!..’ dedi.”Savaş mağduru Cılsur kadın ile Yavan’ın mağaradaki diğer bir birleşme sahnesi şöyledir; Mağarının zeminini yarım metre kalınlığında ateş külüyle döşeyen Cılsur kadın, “ocağa yakın yerde bir gövde kadar yer açtı”. Bu derin yerde külle örttüğü Yavan’ın “erkekliğinin külü yararak dikilişi karşısında… kadın… ağzından avucuna döktüğü çiğnenmiş kekik bulamacını apış arasına sürdü, ince ince oğuşturarak dişiliğine yedirdi… Diz çöktü… oturdu erkeğinin kasığına… ‘Köşe taşı, köşeye yakışır’ dedi.”Oruçoğlu, kahraman Yavo’nun arakladığı Şifa kadın için ise; “kızgın sacın üzerine oturduğunu, baldırındaki, koltuk altındaki, şeylerindeki kılları çıra aleviyle yaktığını söyledi bana” diyerek inanılmaz fantezilerine devam etmektedir.Oruçoğlu’nun Avustralya’dan Avrupa ülkelerine yaptığı birkaç seyahatte topladığı derme-çatma bilgiler üzerine inşa ettiği romanının ciddiyeti, derleme, yazma ve yayınlama için ayırdığı bir yıllık süre ile orantılıdır. Bunlara daha pek çok yanlışı ve eksiği eklemek mümkündür.Oruçoğlu’nun romanındaki birkaç pozitif noktaya değinmeden önce belirtmeliyiz ki onca aydını olan Dersim’den birilerinin belirttiğimiz çerçevede makul bir Dersim romanını çoktan yazması gerekirdi. Eksik, yanlış, uyduruk ve şişirme bilgilere rağmen bu romanın Dersimli aydınları konu üzerinde düşündüreceği, kalemlerine sahip çıkmaları doğrultusunda teşvik edeceği kanısı taşımaktayız. Laz tarihçileri M.Vanillişi ve A.Tantliara’nın söyledikleri şu sözler biz Dersimliler için de geçerlidir. “Bu güne kadar Laz olmayan yazarlar bize, halkımız hakkında sağlam bilgi vermekten uzak kaldılar. Çünkü onlar Laz ulusunun dilini, geleneğini bilmediklerinden, yöresel kaynaklardan yararlanmadılar. Bu yüzden bize bıraktıkları belgeler uydurma ve hatalıdır.”(4) Oruçoğlu’nun “Dersim” romanı, Haydar Işık’ın “Dersimli Memik Ağa” ve “Dersim Tertelesi” romanlarıyla mukayese edildiğinde, politik önyargılardan arınmış olarak görünüyor. Roman için Baytar Nuri’nin eserlerinden istifade edilmiş fakat B. Nuri’nin S.Rıza ve oğlunun idamı esnasında söylediklerini iddia ettiği “Kürt”, “Kürdistan” gibi o dönem Dersim halk kültürü ve literatüründe olmayan sözcük ve kavramlara itibar edilmemiş, bu noktada halk anlatımlarına ve Zaza dergi çevrelerinin uyarılarına kulak verilme duyarlılığı gösterilmiştir. Dersimliler için “Kırmanc” dilleri için “Kırmancki” adlarını doğru ve yerinde kullanmış.Dersim’i ve coğrafyasını pek tanımayanlar, romanın sözkonusu onca negatif yönlerine rağmen, Dersim halk kültürü, coğrafyası ve yakın tarihine dair bir çok öğe ile romanda karşılaşma fırsatını bulacaklarıdır.      Dipnotlar1)   Tija Sodıri Dergisi, sayı 3 ve 4, Almanya 19972)   Seyit Rıza’nın Torunu Konuşuyor ( Torne Sey Rıza’i Qeseikeno), H. Mergarıji, Pir Yay., Almanya 19973)   Seyit Rıza, M. Gülmez, Zed Yay., 1996, İstanbul4)      Yayına hazırlanan “Désim, Dersim, Tunceli” kitabında aktaran S.Désim