SOVYET DEVLETİNİN ORTAYA ÇIKIŞI GELİŞMESİ VE YIKILIŞI

Kapitalizmin ulaştığı bugünkü nokta, komünistleri, yirminci yüzyılda ortaya çıkan sosyalist sistemlerin çöküşü kadar şaşırtmadı. Onlar, tarih sahnesine manifaktürle çıkan Kapitalizmin, fabrikayı ve bankayı yarattığını, insanın ve doğanın çok yönlü ve derinlikli yıkımına yol açacak bir gelişme seyri izlediğini biliyorlardı. Kapitalizmin günümüzde oynadığı rol, geçmişte oynadığı rolden çok daha yıkıcıdır. Onun tarihi, kendi mezar kazıcısı gibi yıkmaya ve yaratmaya dayandı hep. Bir farkla ki, o insanı ve onun dayandığı doğal zemini de yıktı. Dünya ekonomisinin özgür iç gelişmesini, yoğun mamul madde ve sermaye ihracıyla engelledi. Dünyayı, bir yandan, taşlaşmış ortaçağ uykusundan uyandırırken, diger yandan da üzerinde köleleşerek ruhsuz hayaletlere dönüşen milyonlarca insanın soluk almak için modern tanrılarına sığındığı sömürgeleşmiş bölgelerle, ileri bölgeler olmak üzere ikiye böldü. Kapitalizmin, emperyalizm aşamasına girmeden önceki son dört yüzyılı, birikimin devinimini devasa boyutlara ulaştırma, feodal ve ulusal çitleri yıkma, pazarları açıp genişletme, sermayeyi daha da özgürleştirme savaşlarına sahne oldu. Yaşanan devrevi krizler ve savaşlar, sanayi sermayesinin banka sermayesi ile birleşmesini, yani kapitalizmin tekelci kapitalizme, emperyalizm aşamasına girmesini hızlandırdı. Emperyalizm, meta ve ön plana geçen sermaye ihracını büyüttü. Dünyayı paylaşmaya hazırlandı ve bu amaçla militarizmi ürkütücü boyutlara vardırdı. Dev bir birikim alanı olarak ortaya çıkan militarizmin faturasını da, artan dolaylı, dolaysız ve yüksek himayeci vergilendirmlerle metropol işçilerinin ve sömürge halklarının sırtına yıktı. Tekellerin, küresel hayat sahaları üzerinde giriştikleri amansız rekabet, insanlık tarihinde görülmemiş iki büyük savaşa yol açtı. Bu iki büyük savaş, kapitalizmin akılalmaz yıkıcı egemenliğine karşı, insanlığın önemli bir bölümünün devrimci galeyanını ve bir dizi devrimlerini doğurdu. Bu devrimler, ne yazık ki Marx’ın kehanetini gerçekleştirecek sahalarda, yani tekelci kapitalizmin ana kalelerinde değil, onun yarı-sömürgelerinde, burjuva demokrasisini yaşamamış, güçlü merkezi devlet geleneğine sahip, Rusya gibi otokratik veya  Çin gibi yarı-feodal, bürokratik- komprador kapitalist ülkelerde patladı. Emperyalist dünya savaşlarının yıkıntılarından doğan bu büyük devrimler, tekelci kapitalizmi, ondan daha merkezileşmiş, daha büyük bir tekelle, yani büyük mülk sahipleri başta olmak üzere, toplumun tüm mülkiyetine el koyan ve muazzam bir mülkün sahibi olarak ortaya çıkan “sosyalist devlet” tekeliyle aşma atağı içine girdiler. Bu büyük tarihsel atak, önderliğinin tüm iyi niyetine, eşitlik ve özgürlük zemininde yükselen derin insani idealine rağmen, pratikte, özel mülkiyetin, devlet mülkiyetiyle, özel mülk kapitalizminin, yani kapitalizmin en sağlam biçimi olan klasik kapitalizmin, en zayıf biçimi olan devlet kapitalizmiyle alt edilmesi atağından başka bir şey değildi. Tarihin en kötü cilvesi, her devrimi, rahminden çıktığı toplumun karekteristik özellikleriyle, o devrimin gücüne ve kalitesine bağlı olarak, şu veya bu şekilde etkilemesidir. Geçtiğimiz yüz yılı sarsan sözkonusu büyük devrimler, beslendikleri rahmin burjuva demokrasisinden yoksun, otokratik özelliklerinden etkilendiler ve onunla tam bir kopuş içinde olamadılar. Olamadılar çünkü, devlet kapitalizminin doğası, en geniş burjuva demokrasisine karşı ve otoriteryendi.    Yirminci yüzyılın ilk büyük işçi devriminin önderi Lenin, Yaklaşan Felaket adlı çalışmasında, sosyalizmin, “Bütün halkın hizmetine verilmiş ve bunun için de kapitalist bir tekel olmaktan çıkan, kapitalist devlet tekelinden başka bir şey,” olmadığını açıkladı. Üretim araçlarının devlet tarafından mülk edinildiği, yani devletin tek mülk sahibi haline getirildiği bu sistemi Lenin sosyalizm olarak, yani proletaryanın hakim olduğu bir devlet kapitalizmi olarak niteledi ve şunu belirtti: “…bu, bizim proleter devletimiz tarafından hoşgörüyle karşılanan bir kapitalizmdir: oysa, devlet biziz. Öyle incelenmeli ve öyle yapılmalı ki, devlet kapitalizmi proleter devlette kendisine prolettaryanın saptadığı ve proletarya için elverişli olan koşulları ve çerçeveyi aşamasın, aşmaya cesaret edemesin.”    Her benzetmenin ya da teşbihin kaba hatalar içerdiğini ve hoşgörünüze sığınarak, proletaryanın burada bir yılan terbiyecisini anımsattığını belirtelim. Hiç kuşku yok ki Lenin’in tesbitleri bilimseldir. Devlet eğer üretim araçlarının sahibiyse bu bir devlet kapitalizmidir. Devlet kapitalizmine proletarya egemense, yani iktidar burjuvazinin değil, proletaryanın elindeyse, bu kapitalizm halkın çıkarlarına hizmet ediyor demektir ve bu sosyalizmdir. Ama sosyalizmin yegane biçimi değil, bir biçimidir. Tarih, üç temel mülkiyet biçimini ortaya çıkardı: Özel mülkiyet, devlet mülkiyeti, kollektif mülkiyet. Sosyalizmin bir diger biçimi, üretim araçlarının, devletsiz (klasik, profesyonel anlamda), doğrudan, kollektif mülkiyetidir. Bu mülkiyet biçiminin egemen olduğu sistemi, Ekim Devriminden beş ay önce (Mart- nisan, 1917) Lenin şöyle açıklamıştı: “Sürekli ordusu olmayan, halkın karşısında bir polis gücü olmayan, ve halkın üzerinde bir memurlar örgütü olmayan bir devlet.”    Ekim Devrimi, Lenin’in, Paris Komünü deneylerine dayanan görüşlerini değiştirmesine yol açtı. Ayaklanmayla gerçekleşen devrim, eski devlet mekanizmasını parçaladı, onun kalıntılarını da bağrına çekerek, kısa zamanda, profesyonel bir devlete dönüştü ve kendisini boğmaya kalkışan güçlere karşı savaş sürecinde de büyüdü. Gerçek durum neydi, neler oldu? Şimdi bunu biraz daha yakından inceleyelim.                       SANAYİDE VE TARIMDA MERKEZİLEŞME    Ekim Devrimi, kendini ilkin savaş komünizmiyle savundu. Bu, devrimin, iç ve dış müdahaleyi çökertmeye hizmet edecek her türlü müsadere hakkına sahip olması demekti. Devletin tayin edici gücü, savaş komünizmiyle, devrimin ruhuna yerleşti. Bunu NEP politikası izledi. Devrim, Dünya savaşının yol açtığı açlığı ortadan kaldırmak ve yıkılan sanayiye birikim sağlamak için tarımsal üretimi ve dağıtımı büyük ölçekte örgütlemeye girişti. Kapitalizmin, kendi kontrolü altında soluk almasına izin verdi. Savaş komünizminden canı yanan köylüleri yatıştırmak için de bu şarttı. Bununla birlikte devrim, hem büyük ölçekli üretimin, “mümkün olan en büyük merkezileşmesi” yolundaki çabalarını yoğunlaştırdı, hem de iç ve dış tehlikeyi savmak amacıyla devleti güçlendirdi. Lenin, hayatının son yıllarında, devrimin yarattığı devleti şöyle anlatıyordu:    “Şimdi hükümet görevlilerinden oluşan büyük bir ordumuz var, ama bunların üzerinde gerçek bir denetim sağlayacak yeterince eğitilmiş güçlere sahip değiliz. Genellikle siyasi iktidarı yürüttüğümüz tepede, makina, bir şekilde işliyor; ama aşağıda hükümet görevlileri keyfi bir denetim gücüne sahipler ve onu sık sık bizim ölçütlerimizle çelişen bir tarzda kullanıyorlar. Tepede kaç kişi olduklarını tam olarak bilmediğim, ama birkaç bini geçmediğini sandığım, sayıları en fazla on binleri bulan, bizden insanlar var. Oysa aşağıda Çar’dan ve burjuva toplumundan aldığımız, kısmen bilerek, kısmen de istemeden bize karşı çalışan yüzbinlerce memur bulunuyor.”    Güçlenen, topluma hakim olan ve giderek tüm mülklerin sahibi ve toplumun mutlak hakimi yolunda ilerleyen devlet, Lenin’in, Komünizmin gereği ve ön varsayımı olarak belirttiği ilkeyi, “..Büyük ölçekli üretimin mümkün olan en büyük merkezileşmesini,” sağlamayı, “Herhangi bir sanayi dalındaki bütün girişimler üzerinde doğrudan denetim yetkisine,” sahip olmayı ve bundan da daha önemlisi, endüstriyi hızlandırılmış büyüme bantına sokmak için, tarımsal artı-ürünün kaymağına tamamıyla el koymayı esas aldı. 1929’da, topraksız köylülerin desteğini kazanan, büyük bir kollektifleştirme hareketine başladı. Birkaç amaç vardı. Birincisi, kulak çitliklerini, devlet çiftliklerine dönüştürmek, köylülüğün diger kesimlerini kolhozlarda birleştirerek devleti kır mülkiyetinin tek sahibi haline getirmek; ikincisi, tarımı makinalaştırarak, büyük ölçekli üretime geçmek, artan tarımsal ürünü ve açığa çıkan kol emeğini sanayiye aktarmak; üçüncüsü, şehirlerdeki yiyecek karnesi sistemini ortadan kaldırmak. Tabi, Devlet bu ve benzeri amaçları gerçekleştirmeyi düşünürken, Marksizmin, köylülerin asla zorlanmaması, onların iknasının zamana yayılması konusundaki anlayışını dikkate almadı. Kollektifleştirme anında, yer yer köylü ayaklanmaları oldu. Bir karşı koyuş biçimi olarak toplu hayvan kırımları, kolhoz mallarına zarar vermeler ortaya çıktı. Direnişlere önderlik edenlerin kurşuna dizilmeleri ve kitlesel tutuklanmalar, devlet ile köylü yığınlarının önemli bir bölümünün arasını açtı. Stalin, daha sonra, “trajik” hataların yapıldığını söyledi. Kollektifleştirme tufanı 1933’e kadar sürmesine rağmen, ilk bir yılda büyük çaplı kollektifleştirmeler yapıldı. Devlet, mart 1930’da, tepkileri yumuşatmak, köylülerle barışmak için, her kolhozcuya bir bahçe, bir inek, küçük baş hayvan ve kümes hayvanlarına sahip olma hakkını tanımak zorunda kaldı. İstenilen ölçüde ürün alınmaması üzerine, devlet iki yıl sonra (mayıs 1932) yeni bir karar aldı. Beş yıllık merkezi planın istediği üründen fazla üretilen ürünlerin kolhozlar tarafından pazarda satılmasına izin verdi. 1934’de ise, bazı kulaklara yeniden seçim hakkı tanıdı ve din aleyhtarı propagandayı gevşetti. Köylüler, kolhozlardan, ülkedeki tüm ekili alanların yüzde üçünü oluşturan küçük özel bahçe veya tarlalara sığınma hareketine girdiklerinde, devlet aldığı bazı kararları 4 yıl sonra kaldırıp, yeniden zorlayıcı tedbirlere döndü. Bu durum, Kolhozlarda çalışan köylünün isteksizliğini derinleştirdi. Köylü, yarattığı artı-ürünün kaymağının kendi yaşamına dönmediğini, endüstriye aktarıldığını biliyordu. Bu yüzden, Merkezi Plan’ın kolhozlardan zorunlu olarak, istediği ürünlerin dışında, fazla bir ürün üretmeme tavrı içine girdi. Tarımsal üretim, sonuçta, merkezi planın hedeflerini aşmadı. Tüm bu zorlayıcı, Jakoben tedbirlere rağmen, 1935’e gelindiğinde, tarımsal üretimdeki gelişme, besin karneleri usulünün kaldırılmasına imkan verdi. İşçi sınıfı, toplam nüfusun yüzde 17’sinden, yüzde 33’e yükseldi. Devlet, Kollektifleştirmeyle, tacirleri, spekülatörleri, meta dolaşımı alanından tamamen silip attı; kendisini ve işletmelerini, kooperatifleri, kolhozları bu alana egemen kıldı. Stalin’in deyimiyle pazara “sovyetik ticaret” egemen oldu.    “Kollektifleştirmenin artan hızını gözönünde bulunduran Parti Merkez Komitesi, traktör, biçer döver, traktör römorku vb. İmal eden fabrikalar kurma çalışmalarının da hızlandırılmasını zorunlu görüyordu.” (Bolşevik P Tarihi, 381)    Toplum, başdöndürücü bir çalışma seferberliğinin nesnesi haline gelmek üzereydi. Sanayinin hızının, tüketim maddeleri üretimine soluk aldıracak tarzda, azıcık düşürülmesini kimse korkusundan söyleyemiyordu. Stalin, “…sanayimizin gelişme hızını düşürmenin gerekli olduğunu söyleyenler, sosyalizmin düşmanlarıdır, sınıf düşmanlarımızın ajanlarıdır” diyordu. (age, 387) Kapitalist kuşatmaya karşı koymanın tek yolu, hızla sanayileşmekten, tarihi zorlamaktan geçiyordu. “İleri ülkelerden elli ya da yüz yıl gerideyiz,” diyordu Stalin. “Bu mesafeyi on yıl içinde kapatmamız gerekiyor. Ya bu mesafeyi kapatırız, ya da bizi ezerler.” (age, 390)    Dıştan durgun, azametli ve yekpare bir yapı olarak görünen devlet kapitalizmi, dolaşım girdabında dönüp elinde toplanan para sermayeyi, hızlandırılmış bir tempoyla, üretken sermayeye, yani yeni sanayi yatırımlarına akıtıyordu. Artık tüm yerel, bölgesel merkezler, işlevlerini, “devletin genel üretimi yönlendirişine ve kararlarına uygun olarak belirlemek,” zorundaydılar. Toplum, tepeden tabana doğru şaşmaz bir hiyerarşik kumanda ve delagasyon sistemiyle işleyen ve İşveren durumunda olan devlet ile işçi durumunda olan halk şeklinde (ötekilerle biz şeklinde) iki büyük kampa bölünmüştü. Devlet, toplumu, emperyalist kuşatmaya karşı sosyalizmi inşa şiarıyla çalışma seferberliğine çağırmış, toplum ise, dev bir örümcek ağını andıran ve çimentosu devlet kapitalizminin maddi zorunluluklarından oluşan, beton bir labirent içinde bu seferberliği kabullenmişti. Bu seferberlik sürecinde, çalışmayı teşvik ve ödüllendirme, üretimi kamçılayıcı bir rol oynadı. Sadece işçiler arasındaki yarışı değil, devlet işletmeleri arasındaki rekabeti de canlandırdı. Devlet işletmeleri arasında zaten, tam istihdamla çalışma, büyüme ya da merkezi planın hedeflerini aşma amacıyla, dev bir kapitalist tekelin işletmeleri arsındaki rekabeti andıran bir rakabet vardı.     Sosyalizmin temel yaşam ilkelerinden birisi, artı-ürünü yaratan yığınların ihtiyaçlarını mümkün olan en yüksek düzeyde karşılamaydı. Devrim, “tarihi zorunluluklar” nedeniyle bu ilkeyi askıya aldı. İhtiyaçları kıstı, ücretleri dondurdu; sendikaları bürokratik devlet sosyalizminin organlarına dönüştürdü, grev, toplu sözleşme ve iş yaşamının kollektif olarak belirlenmesi gibi temel hakları yaşamın dışına sürdü. Kapitalist Kuşatılma ve sanayi alanında onu geride bırakma psikozuyla sürdürülen tüm bu seferberlikler, genişletilmiş yeniden üretim çarkını büyüttü. Yükselen artı-değer, ya da artı-ürün, yatırım malları sektörü ve silahlanma başta olmak üzere, eğitim, sağlık, yol gibi kamu harcamalarına ve ayrıcalıklı yaşam alanlarına ayrıldı. Anti-faşist savaşın yol açtığı çok büyük bir insan (işgücü) ve endüstüriyel değer kaybına rağmen, endüstüriyel artış (1928-50 arası) 6 katı buldu. Devlet görevlilerinin ücretleri yükselirken, normal işçi ücretleri  1928’in altında kaldı.                                DEVLETLİ KOMÜNİZM                                VE YIĞINSAL TEMİZLİK    1936’ya gelindiğinde, bürokrasi, varoluş şartını, yönetme, ömür boyu tasarruf etme veya sahip olma şartına bağlayan dev bir devlet tekelinin gerçek sahibi haline gelmişti. Halkın tepesinde, görevinden ancak devrimle alınabilecek bir devlet burjuvazisi görünümündeydi. Sosyalizmi inşa ruhu, partide ve partinin etkilediği kesimlerde hala canlı olmasına rağmen, çalışan yığınların, üretim araçlarına ve onun sahibi olan devlete yabancılaşması derinleşmişti. Bununla birlikte, merkezi planlama ve tüm toplumu saran üretim seferberliği sonucunda, büyük bir birikim ortaya çıkmıştı. Fabrikalar, Buharin’in deyimiyle, “her şeyi yutan dev oburlar gibi muazzam biçimde büyümüş,” yaygınlaşmış, kitleleri tüketim araçlarından, miktar ve çeşni olarak yoksun bırakmıştı. ” Sadece kentler değil, kırın da çehresi değişmişti. Kırdaki bu değişimi Stalin, daha 1933’lerde, gerçekçi bir yaklaşımla şöyle betimliyordu:    “Kırsal alanın görünüşü daha da değişti. Kiliselerin en güzel yerde bulunduğu, en iyi evlerin –polis müdürü, rahip ve kulaklara ait olan- ön planda olduğu ve viran köylü evlerinin arka sırada yer aldığı eski tür köy görünümleri yok olmaya başladı. Bunların yerini, kamu çiftliği binaları, kulüpleri, radyosu, sineması, okulları, kütüphaneleri ve kreşleriyle; traktörleri, harman makineleri, biçer döverleri ve otomobilleriyle yeni bir köy türü almaya başladı.” (Stalin, K.N. Cameron, sf. 92)    1936 anayasası, devletin kurulduğundan bu yana, topyekün, ülkenin sanayileşmesine ve devletsel kollektivizasyonuna yönelip sonuç aldığı böylesi bir durumda ortaya çıktı. “İstihdam hakkı garantisi”, “ücretsiz sağlık hizmeti”, “ücretli yıllık izin”, “sekizinci sınıfa kadar ücretsiz eğitim hakkı” ve “tam ücretle annelik izni” gibi önemli haklara yol açtı. En yüksek artı-ürünü güvence altına alarak, ağır sanayide inanılmaz bir büyüme sağlayan bürokrasi, üretim kapasitesinin sistemli genişlemesi ile milyonlarca emekçinin ücretinin ya da alım ğücünün asgari seviyede tutulması politikasını, yığınların sessiz itaatına, stakhanovist özverisine dayandırmıştı ve bu durumun devamından yanaydı. Öyle bir hava yaratılmış ve öyle bir noktaya gelinmişti ki, Devlet artık, Stalin’in deyimiyle, “Fabrikaların üretken organizmalardan meclislere dönüşmesine izin veremezdi.” Tüm bu başarılar, bürokrasinin kurduğu demir hiyerarşiye borçluydu. Üretimde taban inisiyatifine ve kollektif işçi yönetimine izin verilemezdi. Sanayinin yeniden inşasında ortaya çıkan sorunlar, yine Stalin’in deyimiyle, “Hem partinin hem de sendikal örgütlerin tek kişinin yönetimi ve kesin bir iş sorumluluğu sağlanmadan çözülemezdi.” (age. Sf.93)    İşçi sınıfının öncülüğüne ve kurtuluşuna samimi ve derin bir tarzda inanan Stalin, devletin başındaydı ve tüm yaşamını, onu güçlendirmeye hasretmişti. Gelgelelim ki dizginsiz bir üretim hırsı ve “sosyalist devlet” aşkı olarak ortaya çıkan mevcut büyük pratik, aynı zamanda Stalin’in pratiğiydi ve onun iyi niyetinin tersine işliyordu. Her şeyi, plan, teknik ve kadrolar belirliyordu. Devrimin ruhuyla devletin ruhu aynileşmişti. 1936 anayasası taslağı vesilesiyle yaptığı konuşmada Stalin, “İşçi sınıfı ile köylülük arasındaki, aynı şekilde bu sınıflar ile aydınlar arasındaki sınır çizgisinin silindiğini, …bu toplumsal gruplar arasındaki ekonomik çelişkilerin yok olduğunu, …bu toplumsal gruplar arsındaki politik çelişkilerin de yok olduğunu, silindiğini,” (Leninizmin Sorunları, 625) söylüyordu.     Bu tabi, bürokrasi için bir zafer anlamına geliyordu. Emekçi halktan kendisine yönelecek mücadelelerin ebediyen tatili anlamına geliyordu. Çünkü devrim, tarihsel görevini esas olarak tamamlamış bulunuyordu. “Sömürü kaldırıldığına, sömürücüler artık var olmadıklarına ve artık baskı altında tutulacak kimse bulunmadığına göre,” (age,731) , toplumsal gruplar arasındaki ekonomik ve politik çelişkiler de yok olduğuna göre, proletarya da yok olmuş demektir. Çünkü işçi sınıfı, “…yalnız üretim alet ve araçlarından yoksun olmamakla kalmıyor, onlara tüm halkla birlikte ortaklaşa sahip bulunuyor. Ve madem ki, işçi sınıfı üretim alet ve araçlarına sahiptir ve kapitalistler sınıfı ortadan kalkmıştır, her türlü, işçi sınıfını sömürme olanakları da ortadan kalkmıştır. Bundan sonra işçi sınıfımıza proletarya denilebilir mi artık? Denilemeyeceği açıktır.”    Stalin, böylesi bir durumun, sosyalizmin sonu ve komünizmin başlangıcı olduğunu bilmiyor muydu? Hiç kuşku yok ki biliyordu. Bildiği için de Marksist teoriyi mevcut pratiğe uydurma ya da bu pratikten yeni bir teori çıkarma çabası içine girdi. Stalin’in üzerinde durduğu tez, devletli komünizmdi. Artık sınıfların ve sınıf mücadelesinin olmadığı görüşüne dayanan bu tez, bürokrat burjuvazinin de işini kolaylaştırıyordu. Marksist teoriye göre, komünizmde devlet ve aile başta olmak üzere tüm örgütler ortadan kalkardı. Sosyalist aşama bitmiş, komünizmin şafağı görünmüştü ama orta yerde oldukça güçlü bir devlet vardı. Stalin bu noktada Engels’in tezlerini ele aldı. Engels, komünizme geçişi, sosyalizmin tek ülkede zaferine yani tamamlanmasına değil, sosyalizmin, tüm dünya çapında veya ülkelerin çoğunda zafer kazanması şartına bağlıyordu. Stalin’e göre Engels doğruydu. Ama ardan yarım asır geçmiş, şartlar değişmiş, ortaya, sosyalizm aşamasını içte tamamlamış, bu anlamda devleti gereksiz hale getirmiş bir ülke vardı. Komünizmin şafağına dayanan bu ülke, dış bir askeri saldırı tehditi altındaydı ve bundan dolayı, “…uluslararası konjöktürü bir yana bırakmayan ve iyi hazırlanmış bir ordu, iyi örgütlenmiş cezai organlar ve sağlam haberalma örgütleri sahibi” olan devletini ayakta tutmak, komünizme bu devletle girmek, Marksist teoriyi de bu gerçeğe göre düzeltmek gerekiyordu. Stalin bu konuda oldukça samimi ve emindi:    “Gördüğünüz gibi, şimdi yepyeni bir devletimiz, tarihte benzeri olmayan ve, biçimi ve işlevleri bakımından, birinci evrenin sosyalist devletinden gözle görülürcesine ayrılan sosyalist bir devletimiz var.    Ama gelişme bu kadarla kalmaz.Daha öteye, ileriye, komünizme doğru gidiyoruz. Devlet, komünizm döneminde de varlığını sürdürecek mi?    Evet, eğer kapitalist kuşatma ortadan kaldırılmazsa, eğer dış askeri saldırı tehlikesi yok edilmezse, sürdürecek.” (Leninizmin sorunları, 731)    Marx, insanların varlığını, bilinçlerinin değil, toplumsal varlıklarının belirlediğini söyler. Tüm bu gerçekler, güçlenen devletin, Stalin’i yönettiğini, güçlenen devlet bilincinin, Stalin’in bilincini belirlediğini göstermiyor mu? Bir komünist, emperyalizm çağında, proletaryanın yönettiği bir devlet kapitalizminin, uluslararsı kapitalizmden tamamen kopuk olmadığını, ona, görünen ve görünmeyen binbir ekonomik, sosyal, siyasal bağla bağlı olduğunu bilir. Bir komünist, ister sosyalist, ister kapitalist, ister feodal veya köleci, hangi türden olursa olsun, devleti, uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının bir ifadesi olarak, üretim ilişkilerinin ve sınıf egemenliğinin yeniden üretiminin bir aracı olarak kavrar.  Birikim ve genişletilmiş yeniden üretim diye bir şey varsa, değer yasası varsa, içerdikleri ortalama emekle pazarlarda mallar dolaşıyorsa,  toplumsal emeğin oransal dağılımını sağlayan mübadele diye bir olgu varsa, para varsa; kafa ile kol emeği, şehir ile köy arasında bir fark varsa; emeğe göre ücret, yani eşit olmayan fiziki cüsselerin, aynı zaman süresi içinde harcadıkları, eşit olmayan emeğe, eşit ücret ödenmesi diye bir hukuk varsa; aile başta olmak üzere bir yığın örgüt varsa; baskıya karşı yükselen, özgürlük diye bir kavram varsa; orada farklılık, orada sahiplik duygusu, biçimi ve derecesi ne olursa olsun, bir mülk duygusu ve burjuva hukuku var demektir. Ve yine, orada, biçimi ne olursa olsun, -ister profesyonel bir orduya ve bürokrasiye sahip, merkezi bir devlet, isterse tüm görevlerinin komünlere devredildiği, yani halkın, onbinlerce komün aracılığıyla silahlandığı, doğrudan demokrasinin  öznesi haline geldiği ve merkezi devletin yerini, seçimle gelen, ordusuz, bürokrasisi oldukça zayıf bir koordine  örgütüne bıraktığı, komünal,” bir devlet var demektir.    Genişletilmiş yeniden üretimi, özellikle de üretim araçlarının üretimini, yoğunlaştırılmış Stahanovist çalışmayı, emek kahramanlığını, egemenlik alanlarını her şeyin üstünde tutan bir devletin yöneticisi olarak Stalin, yine aynı konuşmasında, bazılarının anayasaya, gelişen özerk cumhuriyetlerin, federe Sovyet Sosoyalist cumhuriyetler statüsüne yükseltilmesine dair bir maddenin konulmasına karşı çıkıyor. Karşı çıkış gerekçelerinden birisi, “Özerk cumhuriyetlerin, federe cumhuriyetler safına geçmesi, onların ekonomik ve kültürel olgunlukları ile gerekçelendirilemez,” şeklindedir ve haklıdır. Ama konuşmasının devamında, bu karşı çıkış gerekçesi önemini yitiriyor, onun yerini, güçlenen devletin egemenlik duygusu alıyor. Bilindiği gibi, federe cumhuriyetin, Sovyetlerden ayrılma hakkı, anayasal bir haktır. Stalin bu noktayı dikkate alarak, ayrılma hakkına sahip federe bir cumhuriyetin,  “çevrede yer alan bir cumhuriyet olması ve herbir yandan SSCB toprakları ile çevrili bulunmaması gerekir.” Eğer içte ise, “SSCB’den çıkacağı bir yer yoksa,” bu cumhuriyet ayrılma hakkına sahip değildir. Tabi Stalin bununla kalmıyor, Sovyet sınırlarında olup da, nüfusu bir milyonun altında bulunan küçük uluslara da artık ayrılma hakkının tanınmayacağını ilan ediyor. “Çünkü,” diyor, “çok az nüfusu ve önemsiz bir ordusu olan bir küçük sovyet cumhuriyetinin bağımsız bir devlet olarak var olabileceğini var saymak, bir yanılgı olurdu. Açğözlü, yırtıcı emperyalistlerin hiç gecikmeden bu cumhuriyete el atacaklarından kuşku duyulamaz.” (Leninizmin Sorunları, 644)    Nüfusu 900 bin olan Çeçen’ler, Stalin döneminde ayrılmayı talep etselerdi, bugün yaşadıkları dramı, değişik bir biçimde, o gün de yaşarlar mıydı acaba? Maksizm’in ulusal soruna dair teorisini zenginleştiren Stalin’in böylesi bir duruş içinde olmasının nedeni, başında bulunduğu devlettir. Devletin ruhunu egemenlik belirler. Devlet güçlendikçe, özgürlük zayıflar. Devlet güçlendikçe, onu yönetenler de güçlenir ve devlete daha çok benzerler. Devletin başında olanların ilerleyişleri, devletin zayıflatılması yönünde olmaz.    Stalin’in, 1936’da, tüm farkların silindiği, sosyalizm aşamasının tamamlandığı şeklindeki açıklamasından bir yıl sonra, muhalefete karşı yeni bir temizlik hareketi başlatıldı. Stalin’in deyimiyle, “1937’de, Tuhaçevski, Yakir, Uboreviç ve öbür canavarlar kurşuna dizilmeye mahkum oldular… 1938 başlarında, Rozengolz, Rikov, Buharin ve öbür canavarlar kurşuna dizilmeye mahkum oldu.” (Age, 744) Genel kurmay başkanı Tuhaçevsi başta olmak  üzere generallerin yarıya yakını infaz edildi. Kruşçev’in 20. Parti Kongresi’ne sunduğu rapora göre, 1937-1938 temizlik kampanyalarında, “17. Kongre’ye katılan Parti merkez Komitesinin 139 üye ve aday üyesinden 98 kişinin, yani yüzde 70’nin…. 1966 delegeden ise 1108 kişinin, karşı devrimci suçlar işlemek gerekçesiyle tutuklandığı ve vurulduğu,” tesbit edilmiştir. Tabi bu, genel temizlik hareketinin, parti üst kadrolarına yönelik cephesiydi. Yüzbinlerce insanın tutuklandığı ve Aralık 1934 Ceza Yasası’nda, yapılan, ‘terörist örgütlerle’ ilgili özel bir değişikliğe göre sorgulanıp yargılandıkları biliniyor. Bu Yasa değişikliğine göre her dava için 10 gün mühlet tanınıyor, iddianame sanığa, duruşmadan 24 saat önce veriliyor, avukatların müdahil olarak bulunmaları ve bir üst mahkemeye başvuruları yasaklanıyordu. Bu yasa, 1956’da iptal edildi. (Stalin, K.N. Cameron, 154-225, Ceylan Yayıncılık) Ne yazık ki, nice değerli kadrolar ve sayıları binleri, onbinleri bulan suçsuz insanlar, kuşku, korku ve ihbar ortamının kurbanı oldular. Andrey Jdanov 18. Parti Kongresinde (1939) yaptığı konuşmada, düşmanın, “teyakkuz kılıfıyla”, “mümkün olan en fazla sayıda dürüst komünisti zan altında bıraktığını, karşılıklı güvensizliğin kurbanı haline getirmeye çalıştığını” açıkladı. Kruşçev ise 22. Kongre’de, Mareşal Tuhaçevski tarafından yönetilen bir kısım subayın, Alman istihbarat servislerinin düzenledikleri sahte raporlara kanılarak, savaştan hemen önce kurşuna dizildiklerini açıkladı. Stalin’in, 1939’da, 18. Parti Kongresi’nde yaptığı konuşma, bu tip iddiaları doğrular nitelikteydi:    “Temizliğin büyük yanlışlıklar olmadan yapıldığı söylenemez. Ne yazık ki, bu yanlışlıklar varsayılabileceğinden daha çok oldu. Artık yığınsal temizleme yöntemi kullanma zorunda olmadığımızdan kuşku yok. Ama 1933-1936 temizliği kaçınılmaz idi; genel olarak, bu temizlik olumlu sonuçlar verdi. Bu, 18. Kongre’de, 1.600 000 dolaylarında parti üyesi, yani 17. Kongredekinden 270 000 kadar az üye temsil edilmiş bulunuyor. Ama bunda kötü bir şey yok. Tersine, iyilik var; çünkü parti, kendini pislikten arındırarak güçlendirir.” (Leninizmin sorunları, 718) Stalin aynı konuşmasında, 1937- 1938’de yapılan ikinci “yığınsal temizlik” hareketinin gerekli olup olmadığına hiç değinmiyor.    “Sosyalist inşayı tamamlayan”, farklılıkları her alanda yokeden ve “komünizme kerte kerte” geçmekte olan bir devlet, nasıl oluyorsa, birden bire kurşuna dizilmeyi hakkeden “canavarlar”la ve “yığınsal temizliği” zorunlu hale getiren onbinlerce “pislik”le karşılaşıyor.    Devletin daha çok merkezileşmesi, çalışma seferberliğinin güçlendirilmesi ve ücretler arasındaki uçurumun daha çok derinleşmesi. 1939’ gelindiğinde pik demir üretimi 15 milyon tona erişmişti. Bu, İngilterede 7 milyon tondu. Gelişen sanayi, Stalin’in çağrısıyla, makinalaşmakta olan Kolhozlardan her yıl, “ en az bir buçuk milyon genç kolhozcu vermelerini rica” ediyordu. Ekonomisini güçlendiren ve yığınsal temizlik kampanyalarını tamamlayan devlet, kendini, öncesine nazaran daha  bir güvenlikte hissetmeye başladı. İşçi sınıfının ve tüm toplumun üretici güçlerinin daha ileri boyutlarda gelişebilmesi için, bireyin kendine ayırabileceği serbest bir alanın oluşturulması sorunu üzerinde ciddiyetle durmayı kafasına koyduğu bir anda dünya savaşı patladı.