İYİ EDEBİYAT

İyi edebiyatı yaratma işi zor iştir. Kalemi prangalayan ön görülerden, alışkanlıklardan, yerleşik değer yargılarından, beylik biçim ve anlatım tarzlarından kopmak kolay değil. Nesneyi nasıl algılıyoruz, sembolik mi, derin mi? İçkin ve aşkın anlamlarıyla, birbirlerinin içini gösteren, gizemli, şeffaf zerrecikler arasında; görünmeyen, ansız, anlaksız, milyarlarca inkâr parıltısının arasında; doğası, geçmişi ve geleceği olmayan, yapay biçimlerin, metaforların arasında; sonlu ile sonsuzluk, duyum ile duyumötesi arasında; ve nihayet sözcüklerin arasında; avare hülyalarla dolaşma hakkına sahibiz. Ama gördüğümüz bu ışıltının, bu kıpırtının, bu inkârın altında yatan ve kendi varoluş koşullarını derinden etkileyen ne?

Yaratıcı, nesne ile öznenin bitmez tükenmez çatışması içinde, bu çatışmanın bir parçası olarak yaşıyor ve yazıyor. Söyleminde bir kök-geçmiş, kendini ele vermeyen, uzak bir gelecek, bir ağırlık var mı? İnsanın sahip olduğu sonsuz enginliğinin karşısında, kendisini cüce gibi hissetmesine rağmen, bu enginliği yaratıcı dehanın ateşinde biçimlendirip bir üst seviyede anlatma cesaretini gösterebiliyor mu?
Belli bir yaştan sonra, iyi edebiyatı yaratmak daha zor. Duygu dünyasının parçalarıyla takıntılı bir şekilde yaşadığım için sesleri, anlamları, gizemleri eskisi gibi duyamıyor, berrak ve şeytani bir şekilde anlayamıyorum. Girdiğim düşünce ve hayal labirentlerinden çıkamıyorum. İşin sadesine ve kolayına kayıyor kalemim. Gözden geçirmek istediğim romanlar, bana karşı direniyorlar. Külliyatın dişlerini tek tek çekip dama atmak ve Çingene gibi bağırmak geliyor içimden: “Al gökyüzü, ver bana diş, kedininkinden beyaz, köpeğinkinden sağlam olsun.”
Anlatmanın, hikâye etmenin ötesinde bir şeydir iyi edebiyat. Ne, nasıl anlatılıyor? Dil ve gizem zenginliğini, insanın özgürlük duygusuna yayılan ve derinlemesine nüfuz eden bir ses çeşnisiyle, zamana ve mekâna bağlı kalmaksızın, devinen, derinleşen bir estetiğin aracı, ebesi haline getirmek. Yaratıcı, kendisi ile barışık değildir; kendi içinde büyüyen, ama dışa doğru açıldıkça küçülen ve küçüldükçe de güçlenen, parçalayan bir akıldır o. Karmaşık bir sorundur yaratıcı; tüm zamanların can alıcı sorununa bir sorun olarak dayatır kendisini.
Ne kadar çok yaratıcı var, kendi gölgelerinin sanal gerçeğinde, kendi kuyruklarıyla oynayan. Yaratıyorlar, gökyüzüne yükseliyorlar ve oradan evrenseli kurumuş, tekil bakışlarla bakıyorlar insanlara. Balzac’ın benzetmesini çağrıştırıyor bunların durumu. Ağaca tırmanıp, oradan aşağıdaki yaratıklara gururla bakan maymunlara benziyorlar; kıçlarının aşağıdan çok daha iyi göründüğü gerçeği hariç, herşeyi biliyorlar.
İnsan yarattıkça ve yaşlandıkça düşüncesini, hayalini, -yalıtlayanı yalıtlayarak, anlamı anlam üstüne doğru oyarak-varlığın mutlak gücünden, bilinen ya da keşfedilen gerçeklerin ceberut, hesapçı prangasından kurtarıp, sırlar mahşerinin ötesine, varlık ve yokluk, yaşam ve ölüm gailesinden kurtuluşun rahminde ışıl ışıl gülümseyen sonsuzluk ateşine doğru sürme eğilimi içine giriyor. Bu yolculuk süreci içinde anlam kazanıyor, gerçek yaratıcılık.
Ömrümün asli ve asil çabası, musallat olduğu her şeyi, kendine göre biçimlendiren, tanımlayıcı, nasihatçı, dayatıcı aklın müsibetinden kurtulmak yönünde oldu. Nasihatçı baba yuvası, öğretmen okulu, örgüt ve cezaevi cenderesi. Uçurumun kıyısında uçurak bir duruş. Benim pek de şikayet etmediğim, hassas, biricik, genç gerçeğim. Bilince düşen her ışığın iç dünyasını, onun yarattığı ilk duygulanımdan, görünmeyen bağlantılarına değin, tüm yapısını çözümlemek, kurmak ve bunu bir değişim aracı olarak kullanmak isteyen güzel serüvenim. Dünyayı kurtarmaktan kendimi idrak etmeye zaman bulamadım. Kendimi idrak etmenin yarattığı tatlı krize çok genç yaşlarda girseydim nasıl olurdu? Yoksa yanılıyor muyum? İnsanın, dünyasal kurtuluş hareketine katılması ile kendini idrak etmeye başlaması aynı şey değil mi? İşte, iyi edebiyatın başladığı yer.
25 haziran- 2011