KANGURULAR

Devlet, Şemdinli’de bir kitapevini bombalamış, halk tarafından suç üstü yakalanmış. Ülkede bu tartışılıyor şimdi. Bu haber nedendir bilemiyorum, bir eşkiyanın yol kesme haberi kadar olağan geliyor bana. Bütün diger devletler gibi bu devlet de, yalan söyleme, komplolar kurma, kendi halkını kırma hakkına sahiptir. Kitapları, filimleri, kasetleri yasaklayan, yakan, yazarları içeri tıkan, seçimle hükümet olan partileri bir gece darbesiyle yıkan, bir milyondan fazla Ermeniyi topraklarından söküp sürgüne ve ölüme savuran, öldürdüğü her Kürdün baş ucuna silahendaz dikilip ‘Sen Kürt değilsin, kart kurt sesleri çıkaran dağlı bir Türksün’ diye bağıran, bu devlet değil mi? Bu devletin insana ve doğaya karşı işlediği suçları sıralayacak takatim yoktur benim. Eşek baş olunca, encam hayır olmaz, demiş atalar. Tabi anırışını bile makamla icra eden, güzel gözlü, emekçi eşeğin affına sığınarak söylüyorum bunu. Konuyu değiştirip başka bir şey yazmak istiyorum.
Bir aralıkta yazın ilk ayına giriyoruz, oh ne güzel. Siyah ve yeşil erik ağaçları. Dallarda iri yeni dünyalar, salkım salkım. Dar bir patikayı izleyerek okaliptüs ormanını geçiyorum. Çiçek savranları, böğürtlen kümeleri. Ve geniş çayırlar ve çayırlarda, kanguru sürüleri. Kanguru deyip geçmeyin, fare kangurulardan, orta büyüklükteki vallabi’lere ve büyük boz kopo’lara kadar elliye yakın türü vardır.Yoğun bir çalışmadan sonra kangurulara gitmeyi seviyorum. Başlarını kaldırıp, kocaman kulaklarıyla dik dik bakıyorlar bana. Dik durmada, dengede ve sıçramada arka bacaklarıyla birlikte, çelik kaslı kuyruklarını kullanıyorlar. Bunların en uzun sıçrayanları, 13,5 metre gibi bir rekoru kırıyor. En yüksek hızları (tabi türlerine göre değişiyor bu) saatte 55 km’dir.
Şef toplumundan gelmişim ya, bunlarda da şef sistemi olduğu için, sürüyü seyrederken, en yaşlı olan şefi merak ediyorum. Çıkarmak mümkün değil. Hava oldukça sıcak, terliyorum. Küresel ısınmayı onlar da farkediyorlar sanırım. Isı ayarlamasında, ön bacaklarını kullanıyorlar. Ben terimi siliyorum. Onlar, ellerine tükürüyorlar, tükürüğü ısınan yerlere sürüp serinliyorlar. Otluyor ve bir komplo, bir saldırı hazırlığı içinde olup olmadığımı anlamak için, ikide bir başlarını çevirip bana bakıyorlar; o an kendimi, sanki Şemdinli olayında yakalanan ve Kara Kuvvetleri Komutanının ‘iyi çocuk,’ dediği bombacı subaymışım gibi hissediyorum.<br>&nbsp;<br>Bunlarda ilgimi en çok küçükleri çekiyor. Süzme bal gibi saf mı saf, tatlı tatlı ışıldıyor bakışları. Tam gelişmeden doğdukları için midir, nedir, çözemiyorum bu çekiciliklerinin sırrını. Yavru nasıl doğuyor? Gözleri, arka bacakları ve kuyruğu daha gelişmden, embriyonik cüssesiyle, tüysüz doğuyor. Boyu 5 ila 15 mm arasında değişiyor. Rahimden çıkar çıkmaz, mini minnacık ön ayaklarıyla anasının tüylerine tutuna tutuna, içinde dört memenin bulunduğu, sıcacık ve nemli keseye giriyor. Memelerden ikisi emilmeye hazırdır. Yavru, kangurunun büyüklüğüne ve türüne göre, bu kese içinde 150 ila 320 gün arasında kalabiliyor. Keseden çıktıktan sonra ana, kese şartlarını (nem, sıcaklık, süt) yeni doğacak kanguru için hazırlıyor. Dışarı çıkan yavru, eğer kesede yeni yavru varsa, giremiyor keseye. Başını keseye sokup, kendisine ait memeden emiyor. Yeni doğanın memesi ile, dışardakinin memesi, sütün cinsi, kalitesi itibariyle de farklıdır. Aynı anda, dışardakine, kesedekine ve rahimdekine bakan, üçlü bir metabolik düzenleme inceliği gösteren ananın işi oldukça zordur.<br>&nbsp;<br>Benim erkek kangurulara yakıştıramadığım şey, kavga etmeleridir. Kuyruklarından destek alarak o haşin sıçrayışları ve bir birlerine arka ayaklarıyla acımasızca bindirmeleri yok mu, çileden çıkarıyor beni. Bazen:
“Hoop, yapmayın arkadaşlar, size yakışmıyor,” diye bağırıyorum ama çiti geçmediğim için takmıyorlar beni. Bir kopo kangurunun insana bir kez arka ayaklarıyla vurması ölüm demektir. Kavga anında karınlarının patlamamasının sebebi, erkeklerin belini kuşak gibi saran ve zırh görevini üstlenen çok güçlü bir kas ve kürk sisteminin varlığıdır. Tüm diger kangurular, tıpkı sokakta kavga edenleri seyreden beyaz Avustralyalılar gibi, kavgacıları, sessiz ve ilgiyle, sonucunu merak edercesine, gevişlerini durdurarak seyrediyorlar. Tabi, sadece beyaz Avustralyalılar gibi değil, Doğudaki kanlı savaşı yıllarca seyreden Türkiyeliler gibi de...