İNSANDAN EMİNİM

Kişilikle bilginin birleşmesi. Bu iyi bir durumdur. Kişilik zayıfsa, bilgi ne kadar güçlü, perspektif ne kadar geniş olursa olsun işe yaramaz. ‘Bilgisiz, kişilikli insan mı, yoksa bilgili, kişiliksiz insan mı,’ diye sorsalar, birincisini tercih ederim. İnanç sistemine bağlı, o sistem içinde hareket eden, o sisteme ters düşmemeye çalışan, o sistemin normlarıyla düşünen insan da benim tercihim değildir. Cemaat insanıdır bu, kürsünün sesine itaat eder. Hangi inanç sistemiyle çatışırsa çatışsın, ne pahasına olursa olsun, bildiği doğruları söyleyen insana doğrudur yürüyüşü insanın.
Kadın olsun, erkek olsun, kişilik bozuksa okumuşların durumu vahimdir. Yarı okumuşların durumu daha vahimdir. Bunlar tip tiptir. Bir tip kişilik bozukluğu vardır ki tarife sığmaz. Bilgisini tartıştığı insanın tepesinde kırbaç gibi kullanır. Dinler görünür ama aslında sen konuşurken mevzisine cephane yığar. Öğrendiği her bilgiyi kendisinin keşfettiğini sanır. Kendi seviyesinde olmayan insanları gölgesine havale eder. Hep dışa bakar, kendi içine bakmaktan korkar. Aslında kendi güçsüzlüğünün farkındadır. Bu güçsüzlüğün bir başkası tarafından ifade edilmesine de tahammülü yoktur.
İhtiyacın derin ve vahşi olduğu, sistemin insanı sinek gibi ezdiği, yok saydığı yıkım toplumlarında kişilik bozulması yaygın ve ürküytücüdür. Bu toplumlarda insan, gerçek eğilimleriyle değil, yapay eğilimleriyle yaşam sahnesinde görünür. Onun gerçek eğilimi, bu yaşam sahnesinde işledikleri hatalar ve suçlar aracılığıyla ortaya çıkar. Çürümeyi had safhada yaşayan toplumların bağrında patlayan devrimler, çürümeye daha açıktırlar. Kişiliği bozulmuş bir toplumu düzeltme sorunu, en az yüz yıllık bir sorundur. Bu tip toplumlar, en büyük acıyı düzelirken çekerler. Hem de bağrından çıktıkları çürümüş toplumun ışıltılı yanlarını anımsayarak, onun özlemini çekerek..
Hepimiz şu veya bu derecede kafadan hastayız. Kendimizi değiştirme riskini göze alamıyoruz. Telefon ile televizyon, yani küçük ekran ile büyük ekran arasında parçalanmışız. Fala inanıyoruz. Falcılar iyi kazanıyorlar ve aynı şeyleri tekrar etmekten, çaresi henüz bulunmamış bir tip ruh hastalığına yakalanıyorlar. Bazıları sıkı sıkıya ahlaka sığınıyor, bazıları da ahlakı çiğnemekten doyumsuz bir zevk alıyor. Geçenlerde, emekli göçmen işçi, 75 yaşındaki Celayir emmi karısıyla birlikte bir çam ağacının gölgesi altında oturmaya geldiler. 76’lık Hüseyin emmi de oradaydı.
Yau Hüseyin,” dedi Celayir emmi, başı örtülü karısını göstererek, “ben bu karıyı boşayacağım, bu karı bana yetmiyor.
Dik dik baktı Hüseyin emmi, arkadaşı Celayir’e:
“Olur mu canım,” dedi, “o karı eskiden bütün köye yetiyordu, sana nasıl yetmez.
Kadın ise, “Sen hakkettin Celayir,” diye mırıldandı kocasına.<br>İnsan, aslında kuşku duyan, iyi bir yaratıktır. İnancı derinleştikçe kuşkusu da derinleşiyor. Sevince özverisi güçleniyor. Vicdanının alanını bazen, tüm canlıların eşit derecede yaşam hakkına sahip olduğu gibi bir prensibi içine alacak derecede genişletiyor. Ruh güzelliğini ve uyumunu, davranışlarında tüm incelikleriyle yansıtan, bilgeliğini hissettirmekten kaçınan bir yığın insan var yeryüzünde. Konuştuğu zaman, insanın içinde bir güzellik, bir derinleşme galeyanı uyandıran, körelmiş iç gözlerini açan nice insana tanık olmuşumdur. Umudunu, kopan kellesini aramak için meşaleye dönüştüren insanlarla doludur tarih. İnsandan eminim. Yaşamak insana yakışıyor. Kendi yanılsamasını, yabancılaşmasını ve parçalanmasını, düzenli ve derin bir şekilde yaratmasına rağmen, nefesimiz daralmasına, savaşlarımız ve tımarhanelerimiz çoğalmasına rağmen, bizi dipsiz, dinsel -etik bir ütopyada kurtuluşu arayış macerasına savurmasına rağmen, bu şerefsiz yaratık, yürüyüşünü güzelliğin özüne, yaratıcılığın, özgürlüğün, uyumun ve birliğin zirvesine doğru ısrarla sürdürüyor.