MEZAR ENGİNLİĞİ

Işığın bir yılda katettiği yol, dokuz trilyon, 440 milyar kilometredir. Buna bir ışık yılı diyorlar. Güneş sisteminin de içinde bulunduğu Samanyolu’nun çapı yaklaşık yüz bin ışık yılıdır. Siz , bilim adamlarının gözlemleyebildiği Evreni değil (bunun çapı 26 milyar ışık yılıdır) , sonsuz sayıda Samanyolu’ndan oluşan Evreni düşünün. Mikrozmadan Evrene doğru bir geziye çıkın ve insanın tarihine bu gezinin gözüyle bakın. Asıl komediyi, insan komedisini o zaman anlayacaksınız, delirmezseniz tabi. Yakılmak için meydanlara yığılan kitaplar, Dünya savaşları, kitlesel kırımlar, yaşam kubbesinde açılan ölüm ya da ozon delikleri, işgaller, toplumsal paranoyalar, kepazelikler... Neden ile etki, öz ile görüngü, olabilirlik ile gerçekleşme, içerik ile biçim, zorunluluk ile özgürlük, tekil ile çoğul, özel ile genel arasındaki diyalektik bağlantıyı yitirmiş,bir yığın insan. Bu nesneler yığınını bir örse çekip biçimlendirmenin, mesela, Dünya’nın Güneş ve kendi ekseni etrafındaki her dönüşünün bir öncekinden haylice farklı olduğu gerçeğine ya da örsüne çekip biçimlendirmenin pratik bir bir yolu yok mudur? Uykudan her uyanışında, bir önceki keşfi de dahil, her şeyin eskidiğini, bu anlamda yanlış olduğunu keşfeden bireylerden oluşan bir toplumu hayal edin. Ne çıkar bundan? Bence çok şey çıkar.Üniversite yıllarındayken, asıl branşım olan matematiğe değil, astronomiye ilgi duyardım. Birisi mantık ve muhakememe, digeri ise hayal dünyama hitap ederdi. Matematiğin kalıba soktuğunu, astronominin ise enginleştirdiğini düşünürdüm. Astronomi derslerini kaçırmazdım. İstanbul Üniversitesi Merkez Binadaki rasathaneye, oradaki dev teleskopa gitmeye can atardım. Matematikten kaçar, gider Taceddin Mengüşoğlu’nun felsefe derslerini dinlerdim. Taceddin, küçücük, eğri büğrü, mantık ve geleneği iğfal eden, derin konuşan, yarı deli bir hocaydı. Akan bir suya iki kez girilemeyeceğini söyleyen Heraklitos’a tutunmuştum. Daha sonra durgun bir suya bir kez bile girilemeyeceğini söyleyen Cratylos’u keşfettim. O zamanlar (1968) roman yazıyordum; edebiyatın felsefe ve astronomi ile aynı ruha sahip olduğu kanısındaydım. Gözleri mavi olan kadınlar bana hep astronomiyi çağrıştırmışlardır.Her devrimci kollektif seferberlik, seferberliğe katılan bireyi geliştirir mi? Sanmıyorum. Seferberlik sonucunda ortaya olağanüstü bir güzellik. bir harika çıkabilir. Harikayı yaratanlara tek tek baktığımızda ise, öznelerle değil, nesnelerle karşılaşmış olabiliriz; Çin Seddini, Mısır Pramitlerini yaratan kölelere benzer kölelerle (modern biçimler altında olsa da) karşılaşmış olabiliriz. Bireyi geliştiren, günü esas alan, geleceğe kurban etmeyen kollektif seferberliği digerlerinden ayırmak gerekiyor. Dinler, devrimleri de etkiliyor. Görünüşü dine karşı olup da özde onunla birleşen devrimler vardır. Geleceğimizi kurtaralım, geleceğimizi kuralım anlayışı ile bu dünya yalandır, öbür dünya için çalışalım anlayışı arasında, özde bir fark yoktur. Her ikisi de mevcut yaşamın kurban edilmesine dayanır, ne günü, ne de geleceği kurtarır. Bu tabi, ‘Yeterince egemen değilsin, daha çok çalıştır, daha çok kar et, daha çok egemen ol,’ kapitalist anlayışıyla da özde aynıdır. Teşvik, mutluluk vaadi, ödül, gelecek kuşakları kurtarma umudu, yani iğfal edilmiş bir hayatın, iğfal edilmiş bir geleceğe yürüyüşü. Her kuşak, kendinden sonraki kuşağı, ona bıraktığı kendi felsefesiyle iğfal eder. Din ve mülkiyet dünyasından kurtulamamanın adıdır bu. Bu felsefeye uzay enginliğinden bakacaksın. Bakamıyorsan, bir mezarlığa gideceksin. Mezarların sana anlattıklarını dinleyeceksin. Hayatın gerçek ateşi ve anlamı, o mezarların sana verecekleri vaazlardadır. Ailesel, hukuksal, dinsel, sınıfsal, ulusal, siyasal, parasal ilişkilerden kendinizi bir an azade ederek girin mezarlığa, ölülerle konuşun, gerçeğe daha çok yaklaşacaksınız.
Aralık-2005