KÜRECİK'DEN DERSİME

Sol böğrümün dürtülmesiyle uyandım. Sabah aydınlığının, pencere camından tavan tahtalarına vuran buzlu gülümseyişine baktım. Odada uyuyanlar olduğu için ses etmeden kalktık, battaniyelerimizi dürdük, duvarın dibine koyduk. Birer parça ekmek ve peynir aldık dolaptan. Kapıyı aralayıp, kar aydınlığına çıktık. Gün boyu yağan kar, geceleyin tipiye dönüşmüş, patikaları kapatmıştı.

"Keseden gidelim," dedi İbo.
"Batarız, kapanmış patikayı izleyelim," diyecektim vazgeçtim. Pantolonlarımızın paçalarını yün çoraplarımızın içine soktuk. İbo önde, ben arkada, toz kara vurduk kendimizi. Zamanı ve mekanı körleştiren bir kar aydınlığı içinde, bata çıka vardık ana yola. Aç tilki izlerini, baca dumanlarını ve köpek havhavlarını geride bırakarak Kürecik nahiyesinin kahvesine vardık
Kahvede, Malatyalı Fahri'nin 'Ela gözlüm' türküsünü söyleyen kahveci ile sobaya sülük gibi yapışan üç yaşlı vardı. Onlar da bizim gibi otobüse binmek için gelmişlerdi. Selamımızı hoşnutlukla aldılar. Birer sandalye çekip oturunca, 'Ela Gözlüm' sustu. Hal hatır sorduk, sohbete başladık. Sohbetin bir yerinde çaylar geldi ve yaşlılardan biri, bizden kuşkulanmış olmalı ki, Başyurt Yaylaları'nda hala silahlı anarşitlerin (anarşist) barındıklarını söyledi, bizi deşmek istercesine. İbo gülümsedi. Yumuşak ve saygılı bir dille dağa çıkan devrimcilerin amaçlarını anlatmaya koyuldu. Bu arada yolcular gelmeye başladılar. İbo köylerde gezdiği için gelenlerden bazıları tanıyor, elini sıkıyorlardı. Sobanın çevresi, parti toplantısına dönüşmüş gibiydi. İbo, her zamanki yöntemini izlemiş, halkın yakıcı sorunlarına değil, doğrudan kapitalist emperyalist sistemin iç yüzünün anlatımına dalmıştı. 12 Mart generalleri, para karşılığında kelle avcılığını radyolarla halka yaydığı için ben tedirgindim. Bakışlarım, sobanın çevresinde İbo'yu dinleyen kalabalığın üzerindeydi. Bir ara dinleyicilerden dermansız, çopur bakışlı biri dışarı çıkınca, nahiye karakoluna gideceği zahabına kapıldım. Soluğum daraldı. "Vay şerefsiz," diye iç geçirerek, peşinden ben de çıktım. Adam gitti, kar yığınına sidiği ile sarı bir delik açıp kahveye döndü. Deliğe baktım, soluğum açılmış gibi oldu. Ferahladım.İçeri girdiğimde İbo, "Burnumuzun dibindeki bu ABD üssü, bölge halkı için tam bir nükleer felakettir," diye sürdürüyordu konuşmasını. Biz otobüse binmeye mi gelmiştik yoksa parti toplantısı yapmaya mı, şaşkındım.Neyse ki bir saat sonra otobüs geldi. İbo'nun Kasımoğlu İsyanı'na dair anlatımları yarıda kesildi. Dışarı çıktık. Binmeye hazırlanırken, sesimi kısarak, "İbo, senin derdin bizi yakalatmak mı," diye mırıldandım.Her zamanki gibi gülümsedi. "Endişelenme, Kürecik'teyiz," dedi. "Dinleyenlerin bir kısmını tanıyorum. Birisi de Niyazi Tekin'in (Balıkesir yurdunda vurulan) Semsik'li akrabasıdır.Otobüse bindik. Durmalar, kalkmalar, kimlik aramaları derken Elazığ'a vardık. Dersim'lilerin kahvesine girdik bu kez. Otobüs'ün az sonra kalkacağını öğrendik. Sigara dumanı, çene hengamesi, esneme ve kaşıntı manzaralarını izleyerek birer bardak çay içtik. Ekmekle peyniri otobüste yemiştik.Tekerleklerine hakim olamayan takaza bir otobüse bindik. Otobüsün üstü ile içindeki ara yol, torba ve çuvallarla tıka basa doluydu. Kendimi bir torba gibi hissederek koltuğa yerleştim. İbo, her zaman yaptığımız gibi ayrı bir koltuğa oturdu, tarihçi Mustafa Akdağ'a ait olan, "sakıncasız" bir kitabı çıkardı, okumaya ve defterine notlar almaya başladı. Ben, yolculuk halindeyken üzerimde kağıt namına bir şey taşımayı sakıncalı bulduğum için, camdan kışı izlemeye koyuldum.Otobüs, akşama doğru Palavra Meydanı'nda durdu. İndik. Şehir kar altında kaybolmuş gibiydi. Gavur Ali'nin bakkalından ekmek, zeytin, sana yağı aldık.İbo, "Çok az bir paramız kaldı, bir kahvede oturup, çayla beraber yiyelim," dedi.Meydandaki kahveye girdik. Masalar, sigara dumanı, sohbet ve şamata ile şenlenmişti. Kapıya yakın bir masaya iliştik. Birkaç kişi şehrin delilerinden Camoka'ya takılıyordu. Yaşlı biri, zazaca bağıra bağıra bir şeyler anlatıyor ve arada bir durup gülüyordu. Adının sonradan Ali yê Makli olduğunu öğrendiğim fötr şapkalı bir başka yaşlı, eğilip elini öpenlere, yeleğinin cebinden çıkarıp bozuk para veriyor, yanıbaşında sessizce ağlayan delikanlının ise saçlarını sıvazlıyordu. Bir diğeri, sazına tel alacağını söyleyerek, oturanlardan avucunu açıp para istiyordu. Karşımızdaki masayı çevreleyen gençler ise, kimin ıslığı güzel diye ıslık yarışması yapıyorlardı.İbo'ya, "Devrimi bunlarla mı yapacağız?" dedim.Gülümsedi. "Evet," dedi. "Benim aradığım halk budur. İyimserlik, yaşam sevinci, mülksüzlük ve acı, hepsi bunlarda mevcut.Karlı ayaklarla içeri giren yeni şamatayı süzdük. Biri diğerinin şapkasını alıp, tavana doğru fırlattı. Diğeri bir tekme attı fırlatanın kıçına."Şehirde iş alanı olmadığına göre neyle geçiniyorlar, ne yiyip ne içiyorlar bunlar?" dedim."Unları var," dedi. "Değişik biçimlerde pişirip yiyorlar. Bazen de şansları dönüyor, bizim gibi zeytin ve sana yağını katık yapıyorlar ekmeklerine.Değirmenin suyu nerden geliyor?Almanya'da, İstanbul'da, Adana'da ve diğer şehirlerde çalışan yakınlarından.Yeni insanların gelişiyle güçlenen ve çekilmez hale gelen şamatayı arkamızda bırakıp, dağ mahallesindeki eve doğru yöneldik. Düşünüyor ve gülümsüyordum.