BAŞLIYORUM

Kafam kurşun gibi ağır. Ressamın delinmiş bilinci, kocaman, kara karesi sanki kafam. Değişemiyorum. Bu kesin. Beynimin yerinde ters çevrilmiş bir pisuvar. İçimde, varlığımın çapını zorlayan habis bir duygu ve parçalanmış tablolar. Gördüğüm her canlıyı kendim olarak hissediyorum nedense.  Yetersizliğim, yeteneksizliğim, dillerim ve bana özgü sembollerim benimle gerçeğin baş döndürücü, karmaşık zenginliği arasında İSKENDER SEDDİ gibi yükseliyor. Küçülerek büyüyor ayaklarım. Ayaklarımda sevgilimin ayakları, menzilleri, anıları.Ufuk çizgisinde şafak, duyularına hakim bir dille gülümsüyor. Ellerimde toprak boyaların kokusu.  Toprakta sancılı, kara ışıltılar. Kalkıp yürüyorum şafağa karşı. Kayalıkları, tapınakları, geçiyorum duru suları. Karşımda bir adem baba. Gördüğü her insanın vicdanını bulgulayıcı bakışlarla kendi vicdanına taşıyan çıplak bir ressam. Derin derin süzüyor beni. Elinde, çıplak kadın biçiminde tunç bir kalem. Gülümsüyor. Dönüyor. Yaşam ve ölüm döngüsünü, büyük Samsara Çemberin’i kırmak için, granit kayalara, karınca izi çizgilerle varlık ve anlam ötesi çileci resimler çiziyor. Çizgilerde yüzüm. Yüzümde sevgilimin yüzü. Sevgilimin yüzünde yüzüm. Ayrılmak istemiyorum. Ayrılıyorum.Lir kuşlarının ötüşleri geliyor sedir ağaçlarının ötesinden. Ötüşler bana, zamanın, insanı ve insan yeteneğini çok iyi dinlediği ve anladığı anları anımsatıyor. Yağmur ormanlarını katederek iniyorum aşağılara, yerlilerin dipçik darbesiyle atıldığı uçurumlara. Şelalenin doğayı coşturan görkemine dalıyorum birden. Sis, ses ve renk ahengi. Bakışlarım dağılıyor. Orada, suların kükrediği yerde, uzamdan zamana uzayan gizli bir el; kaya kınası gibi ışıldıyor; anlaşılmaya ihtiyaç duymayan karmaşık biçimleri kırıyor; onları, biçim ve renk aleminin ötesinde hayal ederek, yeniden kuruyor. Kurmuyor, dışa vuruyor, boşluğa yayıyor onların duygularını. Bilinçdışı burgacına girme dehasını gösterebilsem, elle aynileşecek, değişeceğim belki.Uçurumda mavi bir mağara, dikkatimi çekiyor, çağırıyor, içine alıyor beni. Satış ve ün güdüleriyle hareket etmeyen ressamların çıplak ruhları tarafından kuşatılıyorum birden. Kalın bir kitap gibi açılıyor kafam. Kavram ve kategoriler yığınından çıkmış, durulmuş, hafiflemiş gibi oluyorum. Bakışlarım büyüyor. Yürüyorum. Mağara duvarlarında çizgiler, düş ve algı figürleri, değiştiremeyeceğim pek öyle yerleşik bir kuralımın olmadığını telkin ediyor bana. Stil ve boya teknikleriyle oynama, dalga geçme arzusu uyanıyor içimde. Envaiçeşit atık maddeleri yoğun bir şekilde kullanmama gerek kalmıyor. Daha önce duyduğum, gördüğüm, okuduğum her şeyin iç dünyamda renklendiğini, biçimlendiğini hissediyorum. Hayalimde kıpırdayan fırçaların, malaların veya herhangi bir boya yayıcısının hareket halinde olduğu yüzey, iç dünyamın aynası haline geliyor birden. Doğal renklerin ruhunu yakalamak, yada yeni bir renk yaratıp bunun hikayesini kurmak. Duvarlardaki çocuksu şekiller, Renk ve biçim dünyasından kendimi kurtarmadığımı, kendi renk ve biçim dünyamı derinlikli ve büyülü bir tarzda ya da tarzsız bir tarzda kuramadığımı fısıldıyor bana.Gerçeklik diye bana dayatılan prokrustes yatağını reddetmeden kendi gerçekliğime yaklaşamayacağımı düşününce bunalıyor, çıkıyorum mağaradan. Dışarıda serin bir karanlık, taze kuş yuvaları, yosun ve çam kokusu. Irmak uyuyor yatağında upuzun; alnında ay ışığı.  Cinnetimin kökenlerine doğru yürüyorum. İçinden geçiyorum ışıklı büyük tapınağın; alışılmış biçimlerin içinden; gerçeği durmaksızın yeniden kuran, ve derin olan her şeye otoriter renklerle tepeden bakan, homofobik, pederşahi biçimlerin içinden… İnsan yüzü biçiminde dev bir duvar çıkıyor karşıma. Hiçbir şey olamamışların kralı Arthur Cravan’ın yüzünü çağrıştırıyor bana bu duvar. Duvarın dibinde bir başka ressam. Üç kafalı bir Dada. Parmaklarında fırçalar, fırçalarda harfler. Harfleri hem fonetik semboller, hem de görsel biçimler olarak kullanıyor, alfabetik resimler çiziyor harflerle. Beylik estetiğe, bilinen görsel dile, stile, malzemeye karşı yeni bir isyan mı bu? İçimde bir şeyler kıpırdıyor. Duvarın arkasına geçiyorum sessizce. Kurşun izleri, namlular için açılmış mazgallar, ölü kadın gölgeleri; ruhun, soyunmuş veya çarşafa girmiş kanlı halleri. Duvarın sancılı sinesinde, şimdiye kadar hiç kullanılmadık malzemeler ve renklerle, mantığın, geleneğin ve mevcut gerçekliğin iğfal etmediği bir durum yaratmak geliyor içimden. Hafızamı harcıyorum hızla. Terliyorum. Bilinç ile bilinç dışının çatıştığı noktada gerçeğin izdüşümü; tek bir göz olmuş bakıyor dar bir tüfek mazgalından iç gözüme. “Başla” diyor. Başlıyorum.